7 Nisan 2011 Perşembe

Taç Giyme Töreni



"Çok uzaklardaki ülkede büyük bir heyecan yaşanıyordu. Bugün taç giyme töreni vardı. Bu ülkede yaşayanların tamamının taç giyme olanağı vardı.  Bu, ciddi bir öz disiplin, öz farkındalık gerektiriyordu. Çok istemek, kararlı olmak ve vazgeçmemek gerekiyordu. Bu, çok gayret gerektiren süreci aşıp, kendini dönüştürmeyi başaranlar, büyük bir törenle Öz Hükümranlık tacı ile taçlandırılırlardı.

Tören alanı tamamen dolmuştu. Alanı dolduranlar derin bir sessizlik ve dinginlik içinde bekliyorlardı. Bu ülkede coşkular sessizlikle ifade edilirdi,  sözcüklerin anlatamadığı pek çok şeyi gözler çok güzel anlattığı için,
insanlar karşılaştıkları zaman birbirlerinin sadece gözlerinin içine bakarak selamlaşırlardı.  Çok gerekmedikçe sözcükler açığa çıkmazdı.

Tören alanının ortasında pırıl pırıl parlayan bir taht vardı. Taht altın sarısı renkteydi ve adeta  hiç ağırlığı yokmuş gibi görünüyordu...İzleyiciler hafifçe dalgalandılar. Tören alanına gelen yolda bugün tacı giyecek kişi görünmüştü.  Öyle mutlu görünüyordu ki.  Üzerinde bembeyaz bir giysi vardı.  Çok sade ama çok iyi dikilmiş
bir giysi. Usta bir elden çıktığı belli idi. Yürüdükçe, güneş ışınlarının etkisiyle bir renk patlaması yaşanıyordu, giysi kimi zaman turkuvaz, kimi zaman mor, kimi zaman altın sarısı renkler yayıyordu.

Tacı giyecek kişinin hemen ardında,  huzur ve arınmışlık birlikte yürüyordu. Öz Hükümranlık yolculuğunun en önemli öğretmenleri olan  huzur ve arınmışlık...Nasılda gurur duyuyorlardı öğrencilerinin ardından yürürken. Öğretmenleri; bu yolculuğun nasıl bir  emek ve özveri ile tamamlandığını bildikleri için bu kadar gururlu idiler.

Tahta giden yolun sağ tarafında erdemler, sol tarafında ise güçler sıralanmışlardı. Onlarda çok iyi biliyorlardı bu süreci. Tacı giymek kolay değildi, her bir erdemi, her bir gücü ayrı ayrı çalışmak, düşünmek, özümsemek ve yaşama geçirmek gerekiyordu. Kolay olmamıştı, zaman zaman uykusuz geçen geceler, içsel hesaplaşmalar, sınav olduğu sonradan anlaşılan pek çok durum ve olay yaşanmıştı. Bazen uzun süre yerinde saymış, bazen uçarcasına ilerlemiş, bazen de umutsuzluğun en derin vadilerinde kaybolmuştu. Ama tüm erdemler ve güçler şahitti ki vazgeçmemişti.

Artık tahta iyice yaklaşmışlardı, tahtın üzerinde durduğu yükseltiye birkaç basamakla çıkılıyordu. Basamaklarda sevgi ve mutluluk heyecanla bekliyorlardı. Onlar da tüm bu sürecin yakın tanıklarıydı...Nasıl bir değişim süreciydi bu... Öfke, nefret, doyumsuzluk, endişe, korku, bağımlılık  gibi egonun yarattığı tüm bu duygular nasıl da değişmiş, dönüşmüştü. Ego da oradaydı ve saygı ile selamladı onları. O da bu yolculuktaki en önemli öğretmendi aslında.

Artık tahtın yanına gelmişlerdi. Bilgelik elinde muhteşem bir taç ile onları bekliyordu. Taç, iç içe geçmiş iki taçdan yapılmıştı. Birincisi  anda olmayı simgeliyordu, ikincisi ise ışık vermeyi. Ne geçmiş ne gelecek sadece bu  anda olmanın hafifliği ile pırıl pırıl parlayayan bir ışık olmak ve arzu eden herkesin yoluna ışık tutmak.

Bilgelik, tacı ona verdi, çünkü o başarmıştı bunu...Elbette öğretmenleri ve rehberleri ona çok yardımcı olmuştu ama, onu bu noktaya getiren kendi çabası olmuştu...Tacı eline aldı, saygı ile başına koydu...Taç daha da çok parlamaya başladı, adeta bir ışık seli kapladı ortalığı...Bir süre sonra herşey normal haline döndü...Taç yok olmuştu, ancak onun alnının ortasında kocaman bir elmas parlamaya başlamıştı...Yavaş yavaş merdivenlerden indi ve alandaki kalabalığın arasına karıştı.