31 Mart 2011 Perşembe

Masaru Emoto'nun Mesajı






27th March, 2011
To All People Around the World

Please send your prayers of love and gratitude to water at the nuclear
plants in Fukushima, Japan!


By the massive earthquakes of Magnitude 9 and surreal massive tsunamis,
more than 10,000 people are still missing…even now… It has been 16 days
already since the disaster happened. What makes it worse is that water at the
reactors of Fukushima Nuclear Plants started to leak, and it’s contaminating the
ocean, air and water molecule of surrounding areas.

Human wisdom has not been able to do much to solve the problem, but we are
only trying to cool down the anger of radioactive materials in the reactors by
discharging water to them.

Is there really nothing else to do?

I think there is. During over twenty year research of hado measuring and water
crystal photographic technology, I have been witnessing that water can turn
positive when it receives pure vibration of human prayer no matter how far away
it is.
Energy formula of Albert Einstein, E=MC2 really means that Energy = number of
people and the square of people’s consciousness.

Now is the time to understand the true meaning. Let us all join the prayer
ceremony as fellow citizens of the planet earth. I would like to ask all people,
not just in Japan, but all around the world to please help us to find a way out the
crisis of this planet!!
The prayer procedure is as follows.


Name of ceremony:
“Let’s send our thoughts of love and gratitude to all water in the nuclear plants in
Fukushima”


Day and Time:
March 31st, 2011 (Thursday)
12:00 noon in each time zone

Please say the following phrase:
“The water of Fukushima Nuclear Plant, we are sorry to make you suffer.
Please forgive us. We thank you, and we love you.” Please say it aloud or in
your mind. Repeat it three times as you put your hands together in a prayer
position. Please offer your sincere prayer.

Thank you very much from my heart.

With love and gratitude,
Masaru Emoto
Messenger of Water

24 Mart 2011 Perşembe

Kutu Kutu Pense...


Çocukluğumuzda ne çok oynardık bu oyunu değil mi...Kutu kutu pense, elmamı yense arkadaşım Meltem arkasını dönse...Kutu kutu pense, elmamı yense arkadaşım Meltem önünü dönse...Oyun bir öne bir arkaya döne döne, ta ki biz oyundan sıkılıncaya kadar sürer giderdi...

Zaman geçti hepimiz büyüdük,önemli insanlar olduk...Anne, baba, teyze, hala, dayı, amca, doktor, avukat, mühendis, bilim insanı, öğretmen ve kimbilir daha neler neler...Sorumluluklarımız çok arttı. Artık hiçbir şeye yetişemiyoruz...Hiçbir şeye zamanımız yok, hep bir telaş içinde bir o yana, bir bu yana koşuşturuyoruz...Tıpkı oyundaki gibi değil mi...

Oyundaki tekerleme gibi, kutu kutu içinde bir yaşam sürdüyoruz sanki...Ev hayatımız bir kutumuz, iş yaşantımız bir diğer kutumuz...Hafta sonu geldiğinde yaptıklarımız diğer kutularımız...Yarattığımız kutularımızın güvenli ortamında, biri diğerinin çok benzeri olan, sanki fotokopi makinasında çoğaltılmış günlerimiz...

Nereye gitti o heyecanlarımız, maceracı ruhumuz acaba...Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi, yirmili yaşlarda olmak istediğimiz kişi mi acaba...Ama artık biz büyüdük, ah nerede o günler mi diyoruz yoksa...

Bugünlerde çok değerli bir insanı  tanıyorum...Haftada bir gün üç saate yakın dersine konuk oluyorum... O bitmeyen enerjisine, cıvıl cıvıl, şakacı haline her defasında hayran kalıyorum...Her biri yirmili yaşlarını süren ve geleceğin pırıl pırıl öğretmenleri olmaya aday, o çok  sevgili öğrencilerine bakışını, onlarla sevgi dolu iletişimini, onları resme, müziğe, edebiyata yaklaştırmak için gösterdiği çabayı büyük bir saygı ve hayranlıkla izliyorum...Tabii bu çabalar karşılıksız kalmıyor, sevgili öğrencileri de aynı çaba ile karşılık veriyorlar...Söylediği sergiler ziyaret ediliyor, paneller izleniyor, izlenimler keyifle paylaşılıyor...

Bu farkı yaratan nedir acaba, bu yaşam enerjisi, bu tükenmeyen sevgi ve ilgi nereden geliyor acaba...Neden bazı insanlar bunu başaramazken, diğerleri başarabiliyor...Onların elinde bir sihirli değnek mi var acaba...Yoksa herkes kendi sihirli değneğini mi yaratıyor acaba...Yarattığı o sihirli değnekle de sıradan kutuları birer büyülü kutulara mı dönüştürüyor acaba....

Hadi hep beraber bizde sihirli değneğimizi çıkaralım...Biraz merak, biraz tutku  biraz neşe, biraz sevgi, biraz değişiklik yaratıp, o çok sıradan, sıkıcı kutularımızı büyülü kutular haline dönüştürelim...Hadi biraz hareket, isteyin yeter...

6 Mart 2011 Pazar

Yaşam Sirkinde Bir Fil Olmak


"Kente yeni bir sirk gelmişti. Küçük çocuk büyük bir heyecanla sirk çadırının kurulduğu meydana koştu.  Butün gününü çalışmaları izleyerek geçirdi. Özellikle fillerin gücüne hayran olmuştu, sirk çadırını ayakta tutan o kocaman direkleri nasılda kolaylıkla çekiyorlardı, ne kadar güçlü hayvanlardı.  Eve döner dönmez babasına yalvardı.  Mutlaka o sirke gitmek istiyordu, filleri izlemek istiyordu.  Birkaç gün sonra ailece sirki izlemeye gittiler, palyaçolar,trapezciler, arslan terbiyecisi, atların müthiş gösterisi ve tabi ki filler, adeta büyülü bir dünyada gibiydi çocuk.

Gösteri sona erince babası ile birlikte çadırın etrafında dolaştılar bir süre, çocuk tekrar filleri görmek istedi... Filleri görünce şaşkınlıkla babasına baktı çocuk. Filler ayaklarından zincirlerle bir yere bağlanmışlar,sakin sakin önlerine konulanları yemekle meşguldüler.  Çocuk bir türlü kavrayamıyordu, bu kadar güçlü hayvanlar neden bu zincirlere bağlı öylece duruyorladı.  Oysaki kendi gözleri ile görmüştü, o kocaman sirk çadırını taşıyan devasa direkleri nasılda kolaylıkla çekiyorlardı.  Bir türlü anlam veremiyordu çocuk, neden zincirlerini çekip koparmıyorlardı.

Babası, yavrum onlar doğdukları ilk günden itibaren ayaklarına takılan bu zincirlerle yaşamaya alışırlar, bu onlar için öylesine bedenlerinin bir parçası haline gelir ki, rahatlıkla  bir çekişte koparabilecek güce sahip olmalarına rağmen ondan kurtulmayı hiç düşünmezler, diyerek durumu açıklamaya çalıştı çocuğa."   

Hiç düşündünüzdü mü; bizimde kendimizle ilgili olarak, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz zincirlerimiz var mı acaba...Farklı olabileceğine, değişebileceğine asla kafa yormadığımız, belki de üzerinde düşünmek gerektiğinin bile farkına varmadığımız...

Ailemiz,okuduğumuz okullar,öğretmenlerimiz,yaşadığımız şehir, yaşadığımız ülke,iş hayatımız...Bunların tamamı, bizim düşünce biçimimizi belirleyen şablonlar verir bize ve bizler de farkında olmadan bu şablonları kimliğimizin bir parçası haline getiririz...

Bu şablonlara düşünce kalıplarımız diyebiliriz...Kendimize dikkat edelim bakalım, nasıl düşünüyoruz...
Genelde olumlu mu düşünüyoruz, yoksa sürekli yargılayan,eleştiren bir tarzda mı düşünüyoruz...Eğer kendimizi sürekli olumsuzluklara odaklanan bir düşünce bulutu içinde buluyorsak, fark ettiğimiz an da şu soruyu soralım:  BÖYLE DÜŞÜNMEME NEDEN OLAN ŞEY NEDİR?

Genelde olumsuz düşüncelerin arkasında farkında olmadan yerleşmiş kalıplar olabilir, bu zaman zaman bir duygu olarak da ortaya çıkabilir...Sizin böyle düşünmenize neden olan kalıp ya da duygu ne olabilir acaba?