31 Ocak 2011 Pazartesi

Fırtınanın Gözü...

Yıllar önce izlediğim bir filmde " bir balıkçı teknesi açık denizde fırtınaya yakalanmıştı,kaptan fırtınadan kaçmak yerine fırtınanın tam merkezine ulaşmaya çalışıyordu. Mürettebat buna bir anlam verememiş ve kaptana karşı çıkmışlardı. Kaptanda, eğer fırtınanın tam merkezine ulaşabilirlerse orada güvende olacaklarına onları ikna etmişti. Gerçekten de fırtınanın merkezine, bir diğer deyişle fırtınanın gözüne ulaştıklarında orada büyük bir dinginliğin olduğunu gördüler."

Yaşam yolculuğumuzda kimi zaman içimizde büyük fırtınalar kopar. Adeta rotasından çıkmış bir tekne gibi oradan oraya savruluruz. Aklımızda binbir soru, adeta bir bilinmezlik denizinde yol alıyor gibi hissederiz.

Bazen de dışarıda kopan fırtınalar, bizim dingin, mutlu yaşamımızı tehdit eder. Bu defa, adeta bir güvensizlik denizinde kaybolmuş gibi hissederiz kendimizi. Elimizdekileri kaybetmemek için sıkı sıkı yapışır, bırakmak istemeyiz. Panik içinde, bir o yöne bir bu yöne gideriz. Rotamızı tamamen kaybederiz...

Oysa içimizde, çok derinlerde sakin, huzur ve bilgelikle dolu bir ben, bize yeniden rotamızı buldurmak için sabırla onu hatırlamamızı beklemektedir...

Fırtınalar içinde kalakaldığımda yapmam gereken en güvenli şey; içimdeki gerçek bene odaklanmak, onun usulca beni sakinleştirmesine, güç vermesine, doğru cevapları bulabileceğim bilgelikle beni doldurmasına izin vermek olacaktır...

28 Ocak 2011 Cuma

Siz Kimin Hayatını Yaşıyorsunuz?


"Genç adam öfkeyle anne ve babasına bağırıyordu...Beni rahat bırakın artık, ben sadece siz istediniz diye makine mühendisi oldum, yeter artık hayatıma müdahale etmeyi bırakın diyordu,gözleri dolu dolu olmuştu...Anne çaresizlikle babaya baktı, ona çok ağır gelmişti bu söz...Yıllardır biricik yavrularını iyi yetiştirmek için ne çok çabalamışlardı, sadece o mutlu olsun, her şeyin en iyisine sahip olsun diye nasıl kendi hayatlarından vazgeçmişlerdi....Karşılığında aldıkları mutsuz,kendilerini suçlayan bir evlat...Anne alttan almadı, sen ne istediğini bilmiyordun ki, hiçbir zaman bir idealin olmamıştı, biz de düşündük ki bu meslek sana uygun olacak, sen de kabul ettin, keşke direnseydin, karşımıza geçip bize ayaklarını yere vurup hayır istemiyorum deseydin. Olan oldu artık, şimdi ne yapmak istiyorsun, bunu söyle bize...Eyleme geç, öyle duruyorsun, neyi bekliyorsun...Senin bu hareketsizliğin beni sürekli endişelendiriyor, ne istiyorsun, kendine nasıl bir gelecek yaratmak istiyorsun...Genç adam, hiçbir şey istemiyorum, beni rahat bırakın diye bağırdı yeniden...Anne de hayat senin hayatın, biz kendi bildiğimizce sana yol göstermeye çalıştık, bundan sonra ister kendine acıyarak geçirirsin, ister kontrolü eline alır yaşamını kendin kurarsın dedi ve içeri kaçan eşinin yanına gitti...
Genç adam çaresizlik içinde oturduğu kolktuktan kalktı, gerçekten bilmiyordu ne istediğini, ne yapmak istiyordu, onu ne mutlu edecek, ne onun yaşama sıkı sıkı bağlanmasını sağlayacaktı...Aynanın karşısına geçti, boğazı düğüm düğüm olmuştu, gözyaşları dökülmesin diye gözünü bile kırpmadı, yaşam neden bu kadar zor olmak zorunda dedi kendi kendine, ailesine haksızlık ettiğini de biliyordu. Onlar her zaman sevgilerini, ilgilerini hiç esirgememişlerdi, en iyi okullarda okutmuşlar, bir dediğini iki etmemişlerdi, ama bu mesleği yapmak istemiyordu, ama ne istiyordu onu da bilmiyordu..."

Bu küçük öykü hepimize çok tanıdık geliyor değil mi? Çogumuz acaba kendi hayatımızı mı yoksa bize dikte edilen hayatlarımı yaşıyoruz... Kaç kez sorduk kendimize, ben gerçekten ne istiyorum, sürdürdüğüm hayat benim istediğim hayat mıdır?
Değiştirmek, yeni bir başlangıç yapmak neden bu kadar zor/zor mu acaba?








26 Ocak 2011 Çarşamba

İnanç

Bize hiç bir dilek verilmemiştir ki onu gerçekleştirecek güç de beraberinde verilmemiş olsun...Richard Bach

24 Ocak 2011 Pazartesi

Beklemek...



Çok istediğimiz,hemen olmasını beklediğimiz ama bir türlü gerçekleşmeyen dileklerimiz,isteklerimiz,planlarımız,hayallerimiz...Ne çoktur değil mi...

Bunların gerçekleşmesi için kitaplar okuruz,hayal tabloları yaparız.Kendimizi sanki o anı yaşıyormuşçasına, o an gerçekleşmiş olsaydı hissedeceğimiz duygular içinde tutmaya çalışırız...

Bir takım olumlama cümleleri kurmamız ve söylememiz söylenir.Bunları yapmaya çalışırız...

Ama bir türlü olmaz nedense...Arada küçük küçük şeyler olsa da o çok istediğimiz
dileğimiz bazen bir türlü gerçekleşmez...Neden acaba,neden olamıyor,eksik olan ne acaba...

Düşüncelerimiz ektiğimiz tohumlara benzerler...Her tohumun kendine özgü özellikleri vardır...Her birinin meyve verme zamanı birbirinden farklıdır...

İyi bir bahçıvan tohum ektiği bahçesine büyük bir özen gösterir...Suyunu,besinini ihmal etmez...İyi bir bahçıvanın en önemli özelliklerinden birisi de beklemeyi bilmesidir.Çünkü o bahçesini iyi tanır,neyin ne zaman meyve vereceğini çok iyi bilir...
Ektiği tohumlar özenle seçilmiştir,zamanı gelince ona en iyi meyveleri verecektir...
Bu süreçte ona düşen,yapması gerekenleri özenle yapmak,o anda bahçenin ona verdiği meyvelerin tadını çıkarmaktır.

Bazen isteklerimize o kadar tutku ile bağlanıyoruz ki,o anda elimizde var olanların tadını çıkaramaz hale geliyoruz...

Tüm kitaplarda anlatılan yöntemlerin hiç birisi bir anda ortaya çıkmamıştır.Bazen arka planda anlatılan yaşam öyküsünü gözümüzden kaçırıyoruz.Oysa ki, o öykülerde çok büyük bir adanmışlık,kimi zaman sert bir dibe vuruş,kimi zaman gözyaşı,kimi zaman büyük acılar gizlidir...Ama hepsinde ortak olan tek şey vardır...İNANÇ...Kendine olan inanç...İnanç bize vazgeçmemeyi,sürekli çaba göstermeyi,çalışmayı öğretir...En önemlisi de beklemeyi bilmeyi öğretir...

Bizim için en iyi olan bizim için en doğru zamanda ortaya çıkacaktır...

17 Ocak 2011 Pazartesi

İp Cambazı



Sirkler ne güzel bir dünyadır.Birbirinden çok farklı yetenekleri olan
sanatçılar bizi alıp çok başka dünyalara götürürler.
Trapezciler bazen yüreğimizi ağzıma getirir,palyaçoların beceriksizlikleri
bizi çok güldürür,jonglörlerin topları ve lobutları yönetme becerisini
hayranlıkla izleriz.Peki ya ip cambazlarının olağanüstü dengeleri...

Yaşamımızda bazen bir sirk dünyasına dönüşebilir değil mi...Peş peşe sahne
alan farklı oyuncular,bizi neşelendiren,heyecanlandıran bazen mutsuz eden
sahneler...Bazen bizlerde jonglörler gibi üç,dört bazen beş topu aynı anda
çeviririz.
İş dünyamız,aile hayatımız,sosyal çevremiz,hobilerimiz,sorumluluklarımız.
Tüm bu sorumluluklarımızı yönetirken bir ip cambazı gibi mi davranmalıyız acaba.
İp cambazının en önemli özelliği çok iyi bir dengeye sahip olmasıdır değil mi...

Duygularımızı,düşüncelerimizi,eylemlerimizi,sözlerimizi,sorumluluklarımızı yani
bir kendimizi ip cambazı duyarlılığı ile yönetmek...Bu mümkün mü acaba...

Dengemizi,ılımlılığımızı koruyabilmek için sahip olduğumuz erdemlerimiz bizim en
büyük yardımcılarımız...

Sevgi dolu olmak çok güzel bir erdemdir.Peki bu erdemimizin dengesiz bir şekilde kullanılması bizi zaman zaman bağımlı olmaya,tabi olmaya,zaman zaman kendimizi
zayıf hissetmemize neden olmaz mı acaba...Bağımsızlık erdemimiz sevgi erdemimizi
destekleyen,dengeye getiren erdem midir acaba...Ama nasıl bir bağımsızlık...Aşırı bağımzsızlık da ilgisizlik,soğukluk,özensizlik gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir...

Cesur olmak çok önemlidir,bu erdeme sahip olan kişiler her zaman çok takdir edilirler...Ama nasıl bir cesaret...Kontrolsüz bir cesaret zaman zaman çatışma olarak karşımıza çıkabilir...Cesaret erdemimizi hoşgörü erdemimizle dengeye getirebiliriz...Sadece hoşgörü varsa da bu defa korkaklık ortaya çıkabilir.Hoşgörülü olmaktan dolayı acı çekmeye başlamışsak,gerçeklerle yüzleşecek cesareti ortaya koyamıyor olabilir miyiz acaba...

Özsaygı çok dengeli olmayı gerektiren bir erdemimiz...Fazlası kibirli olmayı,egoyu ortaya çıkarabilir mi sizce...Böyle durumlarda alçakgönüllü olmak bizi hemen dengeye
getirecektir.İçimizde kendimizi güvende hissediyorsak,ön planda olmak gibi bir endişemiz olmaz değil mi...Ama alçakgönüllü olma halimize de çok dikkat etmeliyiz,
aşırılığı da gizli bir ego yansıması olabilir mi,ne dersiniz...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün...Erdemlerimizi bir ip cambazı duyarlılığı ile kullanabiliyor olmak bizi YAŞAMA SANATI USTASI yapacaktır.Böylece yaşamımızın tüm alanlarını hiç zorlanmadan yönetebilir konumuna geleceğiz...

Gerçek özgürlük biz ustalaştıkça ortaya çıkacaktır...

16 Ocak 2011 Pazar

"Sözün Bittiği Yer"

Pablo Neruda'ya Saygıyla

Yavaş yavaş ölürler,
Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler,
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Önce İçime Sonra Dışıma...


Sabah işe gitmek için hazırlanmaya başlarız.Kimimiz bir gece önceden hazırlarız giysilerimizi,ama pek çoğumuzda sabah karar veririz...
"Bugün önemli bir gün daha dikkatli giyinmeliyim,şu gri pantalon takımı bana çok yakışıyor,içine de mürdüm rengi bluzumu giyerim, canım arkadaşımın bana hediye ettiği şu küpelerde çok uyacak bu bluzla.Ah çantamı değiştirmeliyim,füme çantamı almalıyım,çanta ve ayakkabı uyumuna dikkat...Sıra geldi makyajıma,nemlendiricim,fondötenim(bu fondöten de çok iyi çıktı),
gözlerime sadece kalem ve rimel yeter,bir de rujumu sürdüm mü hazırım artık...Ooo muhteşem görünüyorum...Aaah parfümü unuttum...
Evet artık hazırım,çıkabilirim...Eldivenlerimi de unutmayayım,el kremimi de sürmeyi unuttum telaştan soğuktan perişan oldu ellerim..."
Pek çoğumuz için tanıdık sahneler değil mi...Belki sevgili beyler bu kadar detayla uğraşmasalar da onlarda takımlarına uygun gömlek,kravat,çorap v.b konularda seçimler yapıp,
kararlar veriyorlar...
Kendimize özen göstermek,özsaygımızın ve başkalarına saygının bir ifadesi aslında...
Peki dış görüntümüze gösterdiğimiz özeni düşüncelerimizi de gösteriyor muyuz...Yoksa elimize geçen şeyi üstümüze geçirmek gibi, zihnimizin ürettiği her düşüncenin içinde mi buluyoruz kendimizi...
Sabah uyandığımız da bazen çok mutlu hissederiz,bazen de karamsarlığın en dipsiz kuyularında buluveririz kendimizi...
Gerekli,gereksiz,olumlu,olumsuz pek çok düşünce geçer gün boyunca aklımızdan...Peki bunların ne kadar farkındayız acaba...Zaman zaman bir rapor okurken bir anda kendimizi geçen yıl yaptığımız bir yolculukta ya da yeni bir tatili hayal ederken buluveririz değil mi...
Sabah uyandığımız andan itibaren giysilerimizi seçerken gösterdiğimiz özeni,uyum arayışını, zihnimize de göstermemizi bize unutturan şey ne olabilir acaba...
"Yataktayım...Uyandım...Gözlerimi açmadan,düşünüyorum...Bugün önce iç dünyamı giydireceğim...Önümde bir çekmece...Açıyorum...Mücevherlerle dolu...Her bir mücevher bir erdem...Önce huzur kolyemi alıp takıyorum boynuma...sevgi küpemi bir kulağıma,mutluluğu diğer kulağıma, cömertlik yüzüğümü takıyorum parmağıma...Kimse bilmiyor ama olumluluk
tacını takıyorum başıma...Şimdi hazırım artık gözlerimi açmaya,dışımı giydirmeye."
"Söylediklerinize dikkat edin düşüncelere dönüşür,
Düşüncelere dikkat edin duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür."GANDHI






3 Ocak 2011 Pazartesi

Yaşam Yolculuğumuz Ne Kadar Hafif?

Doğa sporları ile ilgilenenler bilirler,sırt çantanıza koyacağınız her bir parça başangıçta hafif bile olsa bir müddet yürüdükten sonra hissedilen ağırlığı giderek artmaya başlar.
Marketten alışveriş yaptınız,en fazla üç kilo.Bu üç kilo ile bir saat yürüdüğümüzde nasıl hissetmeye başlarız.Kendi kendimize söyleniriz yine abarttım diye öyle değil mi? Ya da biz hanımlar tatilden dönerken bavulumuzda hiç giymediğimiz pek çok şey olduğunu fark edip,bundan sonra bir şort bir penye ile gideceğim diye söylenmişizdir.
Acaba bizim yaşam yolculuğumuz da böyle mi...
Bugüne kadar biriktirdiğimiz anılar,duygular,deneyimler,başarılar,mutluluklar...
Bizi mutlu eden şeylerin üzerimizde ki ağırlığı ne kadardır acaba...Güzel bir tatil,sevdiklerimizle geçirdiğimiz anlar,dostlarla oturulmuş uzun sofralar,unutamadığımız filmler,bu örnekleri çoğaltabiliriz değil mi.Bunları hatırladığımızda içimiz mutlulukla dolar ve sanki o anları yeniden yaşıyormuşçasına yüzümüze kocaman bir tebessüm yayılır...
Peki yaşamımız hep güzel anılar/anlar mı dolu...
Mutsuzluklarım,acılarım,hüzünlerim,endişelerim,kaybettiklerim,aldanışlarım,kızgınlıklarım...
Bunlarda benim bir parçam...Hiç beklemediğim bir anda karşıma tekrar çıkan,hatırladıkça kendime kızdığım,"neden bana böyle davranmasına izin verdim,nasıl da görmedim,nasıl da fark etmedim," dediğim pişmanlıklarım ...yaşanmışlıklarım...
Ya da çok kızdığım,kırıldığım başkaları...Affedilmeyecekler listemin başrol oyuncuları...
Aklıma her geldiğinde sanki hala o anı yaşıyormuşçasına beni kızdıran,mutsuz eden,kendimi çaresiz hissettiren durumlar,sözler,olaylar...
Çok tanıdık geliyor değil mi...Yaşam yolculuğumda bizimle beraber yolculuk eden bavulumda taşıdığım sevgili yol arkadaşlarımız...Bizi mutlu eden ağırlık yapmayan herşeyi bavulumuzda keyifle taşıyabiliriz...
Yolculuğumuzda taşıyacağımız her bir parçayı seçme özgürlüğüne sahibiz...Bizi mutsuz eden,öfkelendiren,keşke dediğimiz her şeyi geride bırakıp çok hafif yolculuk etmek bizim elimizde.Geçmişe dair taşıdığımız her şey bizim ekstra bagaj bedeli ödeyeceğimiz yüklerdir.Kendimizi neden böyle bir bedel ödemeye mahkum ediyoruz,onlara yaşamımızı zenginleştirdikleri için teşekkür edip ELVEDA demenin zamanı geldi artık...Artık hepsine kocaman bir NOKTA koyuyoruz...
Şu anda yeni bir yolculuğa başlıyoruz,mucizelerle dolu...Kocaman bir gelecek bizim elimizde,onu şekillendirmek de bizim elimizde...Tüm gereksiz yüklerimi bırakarak uçarcasına yaşamak bizim elimizde...