30 Aralık 2011 Cuma

Yeni Yıl İçin Neler Biriktirdiniz ?

Başlangıçlar ne güzeldir...Yeni heyecanlar, yeni umutlar  getirir...Yeni bir işe başlamak, yeni bir eve taşınmak, yeni bir şehirde belki de yeni bir ülkede yaşamaya karar vermek ya da yeni bir aşka başlamak.

Yeni bir eve taşınırken farkederiz ki ne kadar gereksiz eşyalar biriktirmişiz...Sadece bir kez kullanılmış bir kolye, en fazla ikikez giyilmiş bir çift ayakkabı, hiç takılmamış bir kravat...Mutfak eşyaları derseniz öylesine...Neredeyse yeni bir evi döşemeye yetecek eşya çıkabilir bazen.

Düşüncelerimizde böyle değil midir? Hiç dikkat ettiniz mi, bazen ne kadar gereksiz şeyler düşünüyoruz, aslında üzerinde hiç durulmaması gereken konulara uzun uzun kafa yoruyoruz...Evimizde biriktirdiğimiz gereksiz eşyalar gibi pek çok gereksiz düşünceler, duygular, anılar biriktiriyoruz...Yeterince temizlik yapmadığımız zamanlarda da bu gereksiz çöp yığınları tüm benliğimizi sarıveriyor ve kendimizi gereksiz, olumsuz düşünce ve duygulardan oluşan bir çöp denizinin ortasında buluveriyoruz.

Yeni bir yıla başlarken içimizde yapacağımız detaylı bir temizlik, bizi son derece hafiflemiş bir şekilde yeni başlangıçlara taşıyacaktır.

Yarın sabah yılın son günü erkenden kalkın, kendinize sakin bir köşe bulun, en sevdiğiniz şarkıları dinlemek için kulaklığınızı takın kulağınıza...Gözlerinizi kapatın, bütün bir yılı düşünün, mutlu olduğunuz anları, üzüldüğünüz, acı çektiğiniz zamanları...Gözlerinizden yaşlar boşalırcasına güldüğünüz o anları ya da belki de hıçkıra hıçkıra ağladığınız o anları...Okuduğunuz kitapları, dinlediğiniz müzikleri, izlediğiniz filmleri, yaptığınız yeni keşifleri...Ya da artık bıktım bu hayattan dediğiniz, her şeyin üzerinize üzerinize geldiği o anları...NE ÇOK ŞEY BİRİKTİRMİŞİZ değil mi?

Şimdi bu biriktirdiklerimiz arasında bir sonraki yıla taşımaya değenleri seçelim...Neleri, kimleri yanımızda götürmeye karar verirdik acaba...O anların bendeki izleri DUYGULAR değil midir sizce? Anlar geçti gitti, geçmiş oldu, ancak bizdeki izleri ne kadar canlı acaba...Bir şeyi anımsamak o anda, o kişiyle, o durumla, o olayla yaşadığımız, bizde kalan duyguları anımsamak değil midir?

PEKİ BİZ YENİ YILA HANGİ DUYGULARI TAŞIMAK İSTİYORUZ...SEÇİM VE SORUMLULUĞU ELİMİZE ALMAYA HAZIR MIYIZ ?

2 Kasım 2011 Çarşamba

"Müzikli Sandalyeler Oyunu"

Sizde oynarmıydınız bilmem ama benim çocukluğumun en popüler oyunlarından biriydi.  Özellikle arkadaşlarla kutlanan doğum günü partilerimizde mutlaka oynardık.  Katılımcı sandalyesinden bir eksik sandalyeler dizilir, müzik çaldığı sürece sandalyelerin etrafında dans ederek dolaşır, aniden müzik durduğunda da hemen kendimize bir sandalye kapardık.  Oturacak sandalye bulamazsak oyundan çıkardık.  Çok eğlenirdik oynarken, özellikle yer kapma anında çığlık çığlığa bağırır, oyun dışında kaldığımızda da çok bozulurduk doğrusu.  Şimdi düşünüyorumda bizi eğlendirirken, dikkati yoğunlaştırmayı, tatlı tatlı mücadele etmeyi, zaman zaman kaybetmeyi zaman zaman da kazanmayı öğretmiş bize.

Yaşamda bir " Müzikli Sandalyeler Oyunu" gibi aslında.  Herşey yolunda giderken çok eğlendiğimiz, çok mutlu olduğumuz ama aksilikler baş gösterdiğinde, başaramadığımızda dibe vurduğumuz, dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiğimiz.

Bize herşeyin bir oyun olduğunu unutturan şeyler neler olabilir sizce?

Olaylara, kişilere, durumlara YÜKLEDİĞİMİZ ANLAMLAR olmasın sakın, ne dersiniz?

Sizi yöneten kim aslında, siz mi yoksa DİĞERLERİ mi ?

GÜCÜNÜZÜ kime teslim ediyorsunuz?

Olaylar, kişiler, durumlar mı sizi yöneten, yoksa siz mi onları yönetiyorsunuz?

Ayırd Etme Gücü, Yargılama Gücü ve Mikroskop Yöntemi.

Bunlar nedir mi? Bunlar yaşamımızı kolaylaştıracak bazı ip uçları.

Eğer biz aklımızı bir mikroskop gibi kullanabilirsek, duygusal hastalıklara neden olan mikropları kolayca anlayabiliriz.  Örneğin öfke hastalığının kaynağının beklenti mikrobu olduğunu; stres hastalığının kaynağının kaygı, kuşku, hırs olduğunu ya da sahiplenmecilik hastalığının güvensizlik mikrobundan kaynaklandığını kolaylıkla fark edebiliriz.*

Bizim için değerli olan şeylerin farkındamıyız acaba, yoksa elimizdeki elmasları fark etmeden çakıl taşları için mi gözyaşı döküyoruz acaba.  Ayırd etme gücümüzü geliştirdiğimizde bizim için değerli olanın farkına vararak gereksiz olaylara, kişilere hak etmedikleri anlamları yüklemeyiz.

Yargılama gücümün farkına varmak ve onu doğru zamanda doğru yerde kullanmak, doğru düşünmemi, doğru konuşmamı ve doğru davranmamı sağlıyacaktır.  Yargılayarak, suçlayarak, eleştirerek, etiketleyerek değil, anlamaya çalışarak yaşayabilmek.  Herşeyin sadece sadece bir oyundan ibaret olduğunu unutmamak

Tüm bunlar için kendimize zaman ayırmak, sessizlik armağan edebilmek dileğiyle.


* Batılı Zihin İçin Doğulu Düşünceler : Anthony Strano



27 Ekim 2011 Perşembe

Geçmişi Şimdi Yaşarken...

Ülkece kolay olmayan bir dönemden geçiyoruz...Hepimiz derinden sarsıldık...Hepimiz tek yürek olduk, karınca kararınca katkıda bulunduk...Önemli bir özelliğimizi hala kaybetmemiş olmamız ne kadar mutluluk verici.

Biraz bekledim bir şeyler yazmak için, duygularım yatışsın, sağlıklı tesbitler yapabileceğim bir noktada bir şeyler yazmalıyım dedim.

Kendime baktım, deprem konusunda ne biliyorum diye...İlk anda nasıl yardım edebileceğimi, nasıl davranacağımı biliyor muyum?

Malesef 1999 depreminden kalan birkaç bilgi kırıntısından başka hiç bir şey yok belleğimde, umarım sizler benden daha iyi durumdasınızdır.

Deprem bizim gerçeğimiz...Bir ara özel olarak biraz ilgilenmiştim...Aslında mevcut haritaların bile zaman zaman yetersiz kaldığını öğrenmiştim.

Bugün yaşadıklarımız şaşırtıcı mı sizce...Zamanın üç boyutu açısından baktığımızda hiç şaşırtıcı değil aslında. Bugünü kim yarattı ? Bizler değil mi. Bizler seçimler yapıyoruz, kararlar veriyoruz, sonuçlar ortaya çıktığında da hiç birimiz  sorumluluk almıyoruz. DEVLET, DEVLET, DEVLET. Evet suçluyu bulduk, yaşasın, biz sorumluluktan kurtulduk, vicdanımız rahat.

Hiç araştırdık mı acaba oturduğum bina ne kadar dayanıklı, yaşadığım şehir hangi risk grubunda. 

Benim bir birey olarak, kimseden beklemeden yapabileceğim bir şeyler yok mu acaba hayatımda.  Bugün, gelecekte yine benzer sahneleri yaşamamak adına neler yapabilirim acaba.

Sevgili hanımlar her zaman olduğu gibi bizim yine insiyatifi ele almamız gerekiyor galiba. Tamam yasımızı tutalım, gözyaşımızı akıtalım, yardımımızı yapalım, ama bunu lütfen unutmayalım. Bugün ekeceğimiz tohumların yarınımızı yaratacağını hep hatırlayalım lütfen.

Kimseden bir şey beklemeden ben yapabilirim diye düşünelim, unutmayalım ancak biz değişirsek dünya değişiyor.

* Lütfen düşüncelerinizi bana yazın, birlikte karar verelim ne yapabiliriz diye.

8 Ekim 2011 Cumartesi

"Başkalarının Gürültüsünün İç Sesinizi Boğmasına İzin Vermeyin"

Yazının başlığını oluşturan sözler birkaç gün önce kaybettiğimiz Steve Jobs'a ait.  Böylesine sıra dışı bir zekayı bu kadar erken kaybetmek gerçekten çok üzücü.  Hepinize Stanford Üniversitesi'nin mezuniyet töreninde yapmış olduğu konuşmayı dinlemenizi öneririm.  Türkçe alt yazısı var, Google' a yazarsanız mutlaka bu videoya ulaşabilirsiniz. 

Steve Jobs'ın bu sözlerinin düşündürdüklerini sizlerle paylaşmak istedim.  Zaman zaman blogda buna benzer konuları yazsam da birkez daha yazmak iyi olabilir.

"BAŞKALARININ GÜRÜLTÜSÜNÜN İÇ SESİNİZİ BOĞMASINA İZİN VERMEYİN"

Ne kadar doğru bir tesbit...Güzel bir özgürlük tanımı da olabilir. 

Şimdi kendimize dönüp bir bakalım nasıl yaşıyoruz.  Başkalarının düşünceleri, değerlendirmeleri, yargıları bizim için ne kadar önemli.  Farklı olmayı mı seçiyoruz, yoksa akıntıya kaptırıp kendimizi sorgulamadan, düşünmeden bize dikte edilen doğrularla mı yaşıyoruz.  Nedir cevabımız...

Başkaları ile aynı olmak daha mı güvenli geliyor bize...Sokakta yürürken birbirinin çok benzeri insanlar görmüyor musunuz.  Aynı saç modelleri, aynı saç rengi, aynı marka çantalar, ayakkabılar, telefonlar.  Artık başörtüleri bile aynı şekilde bağlanıyor...Her ne kadar kendi tarzınızı yaratmak en doğrusu dense de, kaçımız bunu başarabiliyoruz.  

Peki içimizdeki biz ne durumda...İçimizdeki ses bazen çığlıklar atsa da  acaba onu duymamazlıktan mı geliyoruz.  İçimizdeki ses  zaman zaman bilinenin, şekillendirilenin dışında şeyler söyler.  Durup zaman zaman dinliyor muyuz acaba. 

Adım at, değiştir, sen buraya ait değilsin, kendine saygılı davran...Bazen bunları duyarız içimizden...Ama duymamazlıktan geliriz...

Gerçek özgürlük, yaratıcılık içimizin ve dışımızın dengeye gelmesi ile başlar, eğer iç sesimle uyumlu bir şekilde akabiliyorsam huzurlu, mutlu, sevgi dolu neşeli olurum...Bu hislerim açığa çıkmış ise evet ben dengedeyim demektir.  Başkalarını gürültüsü artık çok uzaklardadır.

Şimdi geçelim aynanın karşısına, gözlerimizin içine bakarak soralım kendimize: SEVGİLİ İÇ SESİM BANA BUGÜN NE DİYOR.

Sevgiyle kalın...

Not: Yorum bırakmak için yazının altında görünen yorum bağlantısını kullamak gerekiyor. Güvenlik açısından benim onayımdan sonra yorumlarınızı görebilirsiniz.


29 Eylül 2011 Perşembe

Bir Bulut Olmak...


Bulutları sever misiniz...Eminim şöyle söylüyorsunuz, eeee bulutları kim sevmez ki.

Ne çok anlam yükleriz bulutlara...Çeşitli şekillere benzetiriz, kimisi oyuncu bir kediye, kimisi de güzel bir meleğe benzer. 

Çok sıcak geçen günlerin ardından ortaya çıkan bulutların getirdiği serinlik bizi nasıl da ferahlatır, öyle değil mi ? Susuz geçen aylardan sonra ortaya çıkan yağmur bulutlarının getirdiği bereketin yarattığı sevinci hepimiz deneyimlemişizdir. Zaman zaman kara bulutlarda dolaşır gökyüzünde, birden içimiz daralır. Şiddetli rüzgarlar esmeye başlar, sağanak yağmurlar, simşekler, fırtınalar.

Yaşamımızda sizce böyle değil mi.  Bazen sanki pırıl pırıl gökyüzünde pamuksu bulutların içindeyiz adeta. Mutluluk ve huzurla doluyuz.  Etrafımıza gülen gözlerle bakıyoruz, adeta kanatsız melekler gibiyiz.  Sonra bir anda bir olay, bir durum ya da bir kişiye bağlı olarak içimiz simsiyah bulutlarla kaplanıyor.  Fırtına gibi esmeye başalıyoruz, önümüze gelen herşeyi yıkıp geçiyoruz ya da içimizde büyük patlamalar yaşıyoruz ve kendimize zarar veriyoruz.  Sonra bu fırtına hali geçip tekrar güneş açtığında pişmanlık içinde kıvranıyoruz, adeta kendimizi tanıyamıyoruz.  Bütün bunları yapan, söyleyen ben miydim ?

Şimdi kendimize soralım...Duygularımız neden bu kadar inişli çıkışlı...Neden zaman zaman kendimizi tanıyamayacağımız noktalara geliyoruz.  İçsel mutluluk ve huzur halimi kalıcı yapabilmenin bir yöntemi var mıdır acaba...

Her sabah güne başlarken güzel bir müzik eşliğinde kendimize ayıracağınız beş ya da on dakikalık sessizlik hali, gün boyunca dingin, sevgi dolu kalabilmemizi sağlıyacaktır. Çünkü huzur, mutluluk, sevgi, neşe gibi hisler bizim doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizdir. Korku, öfke, endişe, kızgınlık gibi duygular ise bizim sonradan öğrendiğimiz duygulardır. Eğer ben doğuştan getirdiğim hislerime odaklanırsam, duygularımı çok daha kolay yönetebilirim. Tek yapmam gereken şey;  gerçek BEN'e  odaklanarak yaşamaktır.

Şimdi bir seçim yapalım, endişeli, huzursuz, kızgın, sürekli homurdanan, fırtına gibi esen kara bulutlar gibi mi yoksa huzurlu, mutlu, özgür, sevgi dolu olan serinlik veren ve bir meltem esintisi getiren bir bulut mu olacağım.

Unutmayın seçim tamamen bana bağlı, neyi seçersem onu yaşarım.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Yaşamımızdaki Gölgeler...



Geçtiğimiz günlerde yirmili yaşlarını süren pırıl pırıl bir genç kendini hep yalnız hissettiğinden bahsetti.  Hangi durumların ona böyle hissettirdiğini sorunca da, kimseyle içinden geçenleri, duygularını paylaşmadığını söyledi.  O konuşmadan bu yana bu konuyu düşünüyorum.  Kalabalıklar içinde geçen bir yaşamımız var. Kalabalık şehirlerde yaşıyoruz, genellikle kalabalık ofislerde çalışıyoruz, iyi arkadaşlık ilişkilerimiz var ve batı toplumundan farklı olarak hala ve iyi ki güçlü aile bağlarımız var.  Ancak, tüm bunlara rağmen kimimiz yalnızlık hissediyoruz.  Sizce ne olabilir bize bunu hissettiren ?

Yaşamımızda var olan kişilerin ne kadarı gerçek ya da ne kadarı gölge sizce.

Sizce gerçek ne demek ya da gölge ne demek.

Yaşamımızdaki kaç kişiye gerçek duygularımızı anlatabiliyoruz, sevgimizi, mutluluğumuzu, korkularımızı, endişelerimizi...Yaşamınızdaki kaç kişiye yüreğimizi  açabiliyoruz ve gerçekten kaç kişinin bizi koşulsuz, yargılamadan, şablonlarla ölçmeden dinleyebileceğine inanıyoruz...Bazen eşimiz, sevgilimiz, annemiz, babamız yani en yakınlarımız bile bilmez, içimizde var olan bizi. 

Son günlerde ya da son aylarda belki de son yıllarda kaç kişi gerçekten yüreğinize dokundu...Yoksa bir gölge gibi iz bırakmadan geçip gittiler mi yaşamınızdan ya da önce gerçektiler, zaman içinde mi gölgeye dönüştüler.

 Peki ya siz kaç kişinin yaşamında iz bıraktınız, kaç kişinin yüreğine dokundunuz.

Yoksa siz de bir gölge mi oldunuz !

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Deniz Feneri Gibi Yaşamak...


Çocukluğumdan beri deniz fenerleri  beni hep büyülemişlerdir... İçimde hep gizli bir istek yakalamışımdır; bir deniz fenerinde yaşamak...Kitaplarım, müziklerim ve ben...Dinginlik içinde...Deniz fenerleri benim için özgürlüğün, gücün, aydınlığın ve asaletin  simgeleri olmuşlardır.  Zaman içinde kendi kendime olan yolculuğumda deniz fenerlerin aslında çok önemli şeyleri temsil ettiğini öğrendim.  Hadi bugün bir deniz feneri gibi yaşamak ne anlama geliyor buna bakalım.

Deniz fenerlerinin görevi nedir, hepimiz biliriz... Önce ışığını yakar, sonra da ışık verir...Denizciler için ne kadar önemlidir değil mi...Denizciler gecenin karanlığında deniz fenerinin verdiği ışıkla güvenli bir şekilde yolculuk yaparlar...Her deniz feneri aynı mesajı vermez bize...Her birinin ışıklarının çakma şekilleri ve çakma süreleri farklı farklıdır ve bu ışıklar karadan ne kadar uzak olduğumuzu, güvenli suların neresi olduğunu anlatır bize.  İster pırıl pırıl bir dolunayda denizin üzerinde yakamozlar kayarken, ister fırtınalı bir havada dev dalgalar kıyıları döverken...O içinde bulunduğu koşullardan asla etkilenmeden ışığını yaymaya, mesajını vermeye devam eder.

Dışarıda fırtınalı bir hava var ve dev dalgalar neredeyse bizi de içine alacak kadar büyük...Hepimiz zaman zaman kendi kişisel yolculuğumuzda ya da yaşadığımız ülkenin ve dünyanın  yolculuğunda böyle durumlarla karşı karşıya kalmışızdır, kalmaya devam etmekteyiz, öyle değil mi?

Şimdi kendimizi bir deniz feneri olarak hayal edelim.

Siz bir deniz feneri olsaydınız, sizin vermek istediğiniz mesaj ne olurdu...İnsanlar yüzünüze baktığında ya da yanınıza geldiğinde ne hissetmelerini isterdiniz...Korku, endişe, olumsuz düşünceler mi... Yarattığımız ya da verdiğimiz mesajların kendi gerçeğimizi yarattığının bilinci ile  SEVGİ, DİNGİNLİK, NEŞ'E, HOŞGÖRÜ, İŞBİRLİĞİ  mi.

Böyle durumlarda önce içime dönüp bakmalıyım, hangisi bana iyi geliyor.  Dinginlik ve sevgi dolu olmak mı yoksa öfke dolu olmak ve sürekli olumsuzluklardan bahsetmek mi.  Unutmayın Mevlananın söylediği gibi gül düşünürsek gül  bahçesi, diken düşünürsek diken bahçesi oluruz.

Hadi seçimimizi yapalım, eğer ben bir deniz feneri olsaydım yaydığım ışık ne olurdu ?

Bu hafta sadece buna odaklanarak seçtiğimiz güzel ışıkları yayalım.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Frekanslarımızı Ayarlamak.


Radyo dinlemeyi hepimiz severiz.  Sabah uyanır uyanmaz radyonun düğmesine uzanır elimiz ya da işe gitmek için arabamıza bindiğimizde mutlaka radyoya uzanır ellerimiz.  Belki de siz televizyon severlerdensiniz.  Sabah uyandığınız anda açılıp, ancak yatarken mi kapatılır televizyonunuz.  Belki de çok güzel bir cd kolleksiyonunuz var ve oradan seçtiğiniz, sizin için muhteşem olan müzikleri dinliyorsunuz.  MP3 çalarınıza istediğiniz, sevdiğiniz müzikleri yükleyerek onları dinlemiyor muyuz.

Radyoyu dinlerken genelde sevdiğimiz kanallar vardır, onların çaldığı müzikler bize hitap eder. 91.2, 95.8, 100.5...Zaman zaman severek dinlediğimiz bu kanallarda bile o andaki ruh halimize çok uygun olmayan bir şarkı çaldığında, hemen başka bir frekansa, başka bir dalga boyuna, başka bir kanala geçeriz. Ne kadar kolaydır bunu yapmak... Tek bir dokunuş...Televizyonda da aynı şey söz konusu değil mi...Bu programı sevmedim, nerede uzaktan kumanda, bize uygun seyredilecek bir şeyler bulalım deriz ve başka bir frekansta yayın yapan başka bir kanala geçiveririz. Basit bir frekans değişikliği, sevmediğim, beğenmediğim şarkıdan beni bir anda kurtarıverir, katlanmak zorunda kalmam. Ne büyük kolaylık değil mi ?

Peki kendimize baktığımızda bu durum neden bu kadar kolay olmuyor sizce, bunu zorlaştıran şeyler neler olabilir sizce.  Evet, tahmin ettiğiniz gibi düşüncelerimizin frekansından bahsediyorum...Gerçekten düşüncelerimizin dalga boyunu değiştirmek zor mu sizce.

Sahip olduğumuz her bir düşüncenin kendine ait bir enerjisi var ve bu enerji bizim bedenimizi, duygusal durumumuzu, ilişkilerimizi ve zamanı, her şeyi etkiliyor.  Radyoda dinlediğimiz güzel, neşeli bir şarkı bizi nasıl da keyiflendirir, bir anda kendimizi  şarkıya eşlik ederken buluruz.  Güzel bir komedi filmi izlerken, gülmekten koltuktan düşecek noktaya geliriz.

Bir de bunun tersini düşünelim, çok acıklı bir şarkı dinliyoruz, birden sanki bedenimizde ki yaşam enerjisi çekilir ve kendimizi derin bir hüzün bulutunun içinde buluveririz.

Hangisi gerçek sizce...

Düşüncelerimiz de aynı mantıkla çalışır...Olumlu düşüncelerin üzerimizde bıraktığı etki, sanki neşeli bir şarkı dinlemek ya da komedi filmi izlemek gibidir...Olumsuz düşünceler ise çok acıklı , kader kurbanı olmaktan bahseden bir şarkı dinlemek gibidir.  Sürekli olumsuz düşünceler yaratmak tüm yaşam enerjimizi alır götürür ve bedenimizi, ilişkilerimizi bozar.

Şimdi diyorsunuz ki bu dünyada yaşarken olumlu düşünebilmek ne mümkün. Olumlu düşünelim de herşeye duyarsız mı kalalım...Elbette hayır...Genelde olumlu düşünmek ve duyarsız kalmak birbiriyle karıştırılıyor.  Olumlu düşünmek duyarsızlık değildir.  Tam tersi, gücünü eline almak, başkalarının düşünceleri ile değil, kendi yarattığım düşüncelerle yaşamı sürdürmektir.  Özgürlüğüme tekrar sahip olmaktır.

Düşüncelerimi yönetmek, bana duygularımı, ilişkilerimi, zamanımı yönetme özgürlüğünü  tekrar kazandırır. 

Özgür olmak istemiyor muyuz...Biraz içimize çekilmek, ara vermek ve güçlenerek, tekrar yaşama devam etmek bizim elimizde...O halde frekansımızı içsel gücümüze ayarlamak için kendimize bir dakika sessizlik armağan ederek güne başlayalım.

24 Temmuz 2011 Pazar

Ertelememek...



Siz hiç beklemediğiniz bir anda sevgi dolu bir e-posta, bir telefon aldınız mı...Hani; sadece sesini duymak için aradım ya da seni düşündüm, bir mesaj atayım dedim, seni özledim diye başlar.  Bazen o kadar doğru bir zamanda gelir ki, bizi bir anda bambaşka bir noktaya taşır.

İçinde yaşadığımız dünyanın koşulları giderek ağırlaşıyor. Giderek birbirimizi çok daha az arar sorar olmadık mı sizce.  Hep meşgulüz, hep yetişilmesi gereken başka başka konular, başka işler var.  Önceliklerimiz hep başka.

Bazen işyerimizde sorunların zirveye çıktığı bir anda, gündelik hayatın sıkıntıları ile boğuşurken ya da kendimizi bıkkın, mutsuz hissetiğimiz bir anda sesini duymak için aradım, nasılsın diyen bir telefon hangimize iyi gelmez ki.

Bizde deriz ki; ben de seni arayacaktım, ben de çok özledim ama FIRSAT BULAMADIM...İlk fırsatta görüşelim, bir kahve içelim...Karşılıklı sözlerle vedalaşılır...Ama yine günlük koşuşturmalara dönülür ve biz yine ERTELERİZ aramayı, unuturuz...Hep ÇOK ÖNEMLİ işlerimizin peşinde koşturur dururuz.

Çok yakın bir arkadaşım, bir arkadaşını ısrarla iki yıl boyunca ayda bir kez düzenli aradı. Arkadaşı, hep çok meşguldü.  Arkadaşım galiba onu kırdım diye düşünmeye başladı, çünkü bir anlam veremiyordu: Bir insan bir telefon açmak için nasıl zaman bulamazdı.  Basit bir hatır telefonu insanın kaç dakikasını alabilirdi ki?

Hep erteliyoruz öyle değil mi? Bazen bir şeyleri söylemeyi o kadar çok erteliyoruz ki, aklımız başımıza geldiğinde o kişi hayatımızdan çıkmış gitmiş oluyor ve bazen yerine döndürebilmek de mümkün olamıyor.

Peki siz ne durumdasınız, aranacaklar listeniz her geçen gün biraz daha kabarıyor mu...Bilmem hiç düşündünüz mü  ama, birini aramak, mesaj atmak, onu düşündüğünüzü hissettirmek aynı zamanda bize de çok iyi gelecektir. Eh o zaman neden bekliyoruz ki ?








17 Temmuz 2011 Pazar

Gerçek Duyguyu Fark Edebilmek...


Bazen kendimizi öyle durumlarda yakalarız ki, inanamayız, gerçekten bu ben miyim diye sorgularız kendimizi. Söylemek istediğimiz sözler başka iken, bambaşka sözler dökülür dudaklarımızdan...Gereksiz bir öfke nöbetinin içinde buluruz kendimizi...Kimi zaman yapmak istemediğimiz bir şeyi yapmak zorunda kalırız ve kendimize ya da bunu yaptıran kişiye kızarız. Karşımızdaki kişi de anlayamaz, neden acaba durup dururken sinirlendi  diye tedirgin olur.

Geleceğimiz için,işimiz için, başarımız için, memleketimiz için, çocuklarımız için, ebeveynlerimiz için, sağlığımız, arabamız  için sürekli endişeleniriz.

Öfke, kırgınlık ya da kızgınlık şeklinde ortaya çıkan maskelemeler, acaba bizim gerçek duygularımız mıdır?

Kendimizi biraz geriye çekip, sakin bir şekilde kendimize bakmayı başarabildiğimizde, karşılaştığımız gerçek duygunun KORKU olduğunu fark edebiliriz.

Aslında yönetmemiz gereken duyguların  öfke, kızgınlık, kırgınlık değil, sadece ve sadece KORKULARIMIZ olduğunu fark edebilmek, pek çok sorunun üstesinden gelmemizi sağlayacaktır.

Peki bu korkularımızın ardında yeten temel nedenler neler olabilir acaba...Bizde endişe yaratan, kaygı duymamıza neden olan hangi düşüncelerimizdir sizce...

"Başaramadım yine, şimdi başkaları ne düşünecek, ben onsuz nasıl yaşarım"

Bu düşünceleri fark ettiğimizde, çözüme giden yolu yarılamışızdır.  Farkına varmak, çözüm bulmanın en önemli adımıdır.  Farkındalığımızı açığa çıkaracak en önemli aracımız da, kendimizle aramıza koyduğumuz mesafedir aslında

29 Haziran 2011 Çarşamba

"Ayna Ayna Söyle Bana"




Bugün birlikte bir oyun oynayalım...Var mısınız...İnanın bana neşeli bir oyun olacak...Oyunumuzun adını BEN KİMİM olarak koydum...Sanırım yazıyı okuyup bitirdiğiniz de bu sorunun cevabını bulmuş olacaksınız ya da en azından bu konu üzerinde daha derin düşünmeye başlayacaksınız...Sakın endişelemeyin derin karakter analizi yapmayı düşünmüyorum:)))

Şöyle bir kendimize bakalım, herhangi bir yerde kendimizi takdim etmemiz durumunda kalsak, nasıl tanıtırırız kendimizi...Şimdi lütfen birkaç dakika düşünün ve bir kenara yazın  kendinizi nasıl tanıttığınızı.

Adımız, soyadımız, yaşımız, mesleğimiz, medeni durumumuz...Bunlar ilk anda söyleyiverdiklerimiz, öyle değil mi...

Varsayalım ki biraz daha kendimizi anlatma fırsatı ortaya çıktı...Bu durumda kendimizle biraz daha bilgi veririz, neler okuruz, neler izleriz, neler dinleriz.  Hangi sporu yapmayı severiz, tatile nereye gitmeyi severiz vb. gibi detaylar...Lütfen bunları da not edin.

Hadi biraz daha anlatalım, nelere güleriz, nelere üzülürüz, nelere öfkeleniriz...Hayatımız boyunca kendinizi en mutlu hissettiğiniz an ya da anlar hangileriydi...Peki ya canımızın en çok yandığı an hangisiydi...Peki başarılarımız ya da başarısızlıklarımız...

Kendimizi en güzel, en yakışıklı, en zinde ya da en yorgun hissettiğimiz anlar...Tekrar tekrar izleyip kahkahalarla güldüğümüz, göz yaşlarına boğulduğumuz ya da heyecanlanıp, hırslandığımız, repliklerini ezbere bildiğimiz filmleri de not edin bir kenara...Film müziklerini de unutmayalım lütfen...

Kendi kendinize olmayı sever misiniz, yoksa asla yalnız kalamayanlar klübünden misiniz...Eve girer girmez televizyonu mu açarsınız...Kalabalıkların içinde bir süre kalıp, kendi dünyanıza mı dönmek istersiniz.
.
.
.
Şimdi gidip kendimize bol sütlü güzel bir kahve yapıp, biraz soluklanalım...Yazdıklarımızı gözden geçirmeye başlayalım.

Bir kadın olabiliriz, bir erkek...Genç ya da yaş almış olabiliriz...Öğretmen, öğrenci, yönetici, bankacı, denetçi, sanatçı, işçi, memur, emekli, öğretim üyesi, diş hekimi...Bir eş, bir anne, bir baba, bir kardeş, bir evlat, bir arkadaş, bir sevgili olabiliriz...

Bunların hepsi bizim farklı farklı ortamlarda taktığımız şapkalar. Aynı zamanda bir eş, bir baba ya da anne, kardeş, yönetici, evlat, arkadaş, sevgili olabiliriz.

Kimi zaman mutlu, kimi zaman üzgün olan...Bazen kolayca öfkelenen, bazen nefret dolu olan...Bazen de sevgiyle dolup taşan...Kimi zaman huzurlu, kimi zaman kendinden nefret eden...


Eğer, tüm bunlar benim rollerim ve rollerimin gereği ise...

"AYNA AYNA SÖYLE BANA BEN KİMİM"


4 Haziran 2011 Cumartesi

Sessizlikteki Fısıltılar

Sabah uyandınız, pırıl pırıl bir gökyüzü size gülümsüyor, pencereden gelen sadece kuşların cıvıltıları ve iğde ağacının mis gibi kokusu...

Yatakdan kalkmak ya da biraz daha yatmak arasında kısa bir tereddüt geçirip kalkmaya karar verdiniz...
Bugün muhteşem bir gün olacak dediniz kendi kendinize...Mis gibi bir kahve yapmalıyım diye düşündünüz, mutfağa girip su ısıtıcısının düğmesine bastınız...

Güzel bir müzik tek eksik olan...Bugünlerde ZAZ'a bayılıyorum dediniz...Salonda en sevdiğiniz köşeye gidip oturdunuz...Elinizde mis gibi kokan kahveniz, arka planda sizi mutlu eden o güzel melodi...Dışarıda parıldayan gökyüzü ve sadece doğanın sesleri...

Birden, işte dediniz, içime yolculuk yapmam için en güzel zaman...Gözlerinizi kapatıp, yavaşça içinize yönelmeye başladınız...

Müziğin ritmi ile dans ettiğinizi hayal etmeye başladınız...Adeta bir gökkuşağının içinde dans ediyor gibisiniz, bir melek kadar hafif...

Yavaş yavaş çevrenizde sizin gibi uçarcasına dans eden başka melekler belirdi...Kiminin kanatları zümrüt yeşili, kiminin ki açık pembe...Kanatlarını çırptıkça turkuaz, fuşya, krem, sarı, ay mavisi, açık yeşil, mor, gök mavisi, lacivert pırıltılar sizi kuşatmaya başladı...

Mutlulukla dans etmeye devam ettiniz, dans ettikçe ne kadar hafiflediğinizi hissettiniz.

Birden çevrenizi kuşatan meleklerin fısıltısının farkına vardınız...Yavaşça dikkatinizi onlara yönelttiniz...Ne söylüyorlardı acaba...

"Çok sevildiğinizi unutmayın, biz sizin için buradayız, endişe edecek hiçbir şey yok...Yapmanız gereken tek şey içinizdeki o derin sevgiye odaklanmak ve bizi hatırlamak. "

Yavaşça gözlerinizi açtınız, hala o mükemmel dansın etkisindeydiniz... Kendinizi  zümrüt yeşili bir sevgi bulutu içinde sarılıp sarmalanmış hissediyordunuz...

Evet işte buydu diyerek, teşekkür ettiniz.





25 Mayıs 2011 Çarşamba

İçimizdeki Örselenmiş Çocuğu Büyütmek.


Geçmişi unutmak, affetmek, geçmişle barışmak  zor mudur gerçekten...Yoksa fark etmeden kendi kendimizi mi besliyoruz acaba...Geçmişi sorgulamamızın nedeni bugünün sorumluluğunu elimize almamak için midir acaba...Nedir sizce... Lütfen aynanın karşısına geçin gözlerinize cesurca bakın ve bu soruya cevap verin.  BEN BÜYÜMEK İSTİYOR MUYUM ?????

Nedir peki büyümek...Büyümek, olgunlaşmak kolay bir şey midir? Neden bir kısmımız bunu başarırken, bir kısmımız bunu denemek bile istemez...Acaba bunun altında yatan şey kolaycılık mıdır sizce...

Galiba dünyadaki en zor konulardan birisi; insanın kendi kendiyle yüzleşmesi, kendi gerçekliğini kabul etmesidir...

Bazı durumlarda  KURBAN rolü oynamak çok keyiflidir...Çünkü eğer bir kurbansak, hiçbir şeyin sorumluluğunu elimize almanıza gerek yoktur.

İlişkilerimizde, çalışma hayatımızda, trafikde, bankada, alışverişde sorunlar yaşarız...Çünkü 20-30-40 yıl öncesinde ailemiz bizi yeterince sevmemiş, korumamış, gözetmemiştir...

Bazı derslerimizi bir türlü sevememiş ve o derslerde hep başarısız olmuşuzdur. Çünkü ilk öğretmenimiz çok sert, sevgisiz bir öğretmendir...

 İlk patronumuz ya da ilk amirimiz çok sevimsiz, bilgisini paylaşmayan, aksi birisidir, iş hayatımızdaki tüm aksiliklerin, başarısızlıklarımızın suçlusu bellidir...

 İlk aşkımız bizi aldatmışdır, bu bizi o kadar derinden etkilemiştir ki karşı cinse bir türlü güvenemeyiz...

Örnekleri ya da bahaneleri  çoğaltmak mümkün ...

Peki bu yüklerle daha ne kadar yaşamayı düşünüyoruz acaba...Daha ne kadar geçmişimizin bizi yönetmesine izin vereceğiz acaba...

Gerçekten büyümek, sorumluluğumu elime almak istiyor muyum...

Bir YAŞAM USTASI olmak istiyor muyum...

Seçimlerimin, kararlarımın, doğrularımın, yanlışlarımın, başarılarımın, başarısızlıklarımın sorumluluğunu elime almaya hazır mıyım...

Aşağıdaki  uygulamayı her sabah ve her akşam düzenli olarak yapmak, bizi ustalığa taşıyacak önemli bir adım olacaktır.

Eğer hazırsanız, kendinize sessiz bir köşe bulun, en sevdiğiniz, sizi bulutların üzerine taşıyan  şarkıyı dinleyerek, gözlerinizi kapatın...Yavaşça içinizdeki size odaklanın...Onu ne kadar sevdiğinizi söyleyin, korkacak, endişe edecek bir şey olmadığını anlatın...Bugüne kadar canınızı acıtan her olaya, her kişiye ilişkin atılmış tüm düğümleri teker teker çözün...ONLARI ÖZGÜR BIRAKIN Kİ, SİZ DE ÖZGÜR KALIN...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Değişimi Yönetmek/memek !


Değişmek kolay mıdır sizce?  Yeni bir işe başlamak, yeni bir şehre taşınmak, başka bir ülkeye yerleşmek...Ya da belki daha basit değişiklikler olabilir. Yıllardır oturduğumuz semtden başka bir semte taşınmak, bankada bizi her zaman güler yüzle karşılayan personelin başka bir yere tayin olması, suyumuzu getiren dağıtımcı çocuğun işten ayrılması ve daha niceleri. Yeni bir düzene alışmak zaman ister değil mi?

Alışmak, alışmak, alışkanlıklarımız, hayatta onsuz yapamam dediklerimiz...Gerçekten alışkalıklarımızdan vazgeçmek neden bize bu kadar zor gelir acaba?

Sabah uyandığımız andan itibaren yaptıklarımıza göz atınca, nasıl da birbirinin tekrarı olan günleri yaşadığımızı fark ediyor musunuz acaba...Aynı saatlerde uyanmak, aynı markadan, aynı şekilde kahvemizi veya çayımızı hazırlamak, kahvaltıda benzer şeyleri yemek, hani o vazgeçemediğimiz peynirlerimiz, zeytinlerimiz. Haftasonları hep aynı şekilde çeşitlendirdiğimiz geç kahvaltılarımız. İşe giderken hep aynı yolu kullanmak, işe gelince öncelikle e-postalarımızı kontrol etmek.  Çayımızı veya kahvemizi yudumlamak. Benzer işleri yaparak, aynı arkadaşlarla aynı yerlerde yemek yemek...Akşam eve dönünce yine benzer şeyler, yemek hazırla, çocukla ilgilen, ödevine yardımcı ol ya da televizyon karşısında veya bilgisayarın başında vakit geçir, yatma zamanı gelince birkaç satır oku...Sabah yeni bir günü aynı şekilde yaşamak için uykuya dal... Haftasonlarımız da çok farklı mı sizce...Geleneksel büyük şehir Türk ailesi haftasonu: Ailece alışveriş merkezine gitmek ya da büyük marketlerden ailece alışveriş yapmak...

Yarattığımız kalıplar bizi  ne kadar güvende hissettiriyor farkında mısınız...Kullandığımız her ürün, bindiğimiz arabanın markası, oturduğumuz semt, tercih ettiğimiz restoranlar, alışveriş merkezleri, dahil olduğumuz sivil toplum kuruluşları...Örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz...Yaşamımız bir alışkanlıklar dizisi şeklinde değil mi sizce de.

Bir gün tüm bu alıştığımız düzen değişiverirse, nasıl yaşayacağız biz? Hiç düşündünüz mü? Asla onsuz yapamam dediğiniz herhangibir şeyi yaşamımızdan bir süre uzaklaştıralım bakalım neler oluyor, nasıl çözümler üretiyoruz ya da yerine ne koyuyoruz.

Neden gençler değişime çok kolay ayak uydurur da, yaş almış olanlar değişime direnirler sizce? Bunun temelinde ne olabilir?

Eğer kendimizle ilgili özsaygı, özgüven, özdeğer gibi özelliklerimizi yeterince güçlendirmişsek, aslında değişim bizim için korkutucu olmaz, kolaylıkla uyum sağlayabilir, kolaylıkla adımlar atabiliriz. Köklerimiz yeterince güçlü ise  esen değişim rüzgarlarıyla bir o yana bir bu yana kolaylıkla esneyebiliriz.

Önemli olan köklerimi ne kadar güçlendirdiğim ve ne kadar esneyebilme cesaretine sahip olduğumdur.

7 Nisan 2011 Perşembe

Taç Giyme Töreni



"Çok uzaklardaki ülkede büyük bir heyecan yaşanıyordu. Bugün taç giyme töreni vardı. Bu ülkede yaşayanların tamamının taç giyme olanağı vardı.  Bu, ciddi bir öz disiplin, öz farkındalık gerektiriyordu. Çok istemek, kararlı olmak ve vazgeçmemek gerekiyordu. Bu, çok gayret gerektiren süreci aşıp, kendini dönüştürmeyi başaranlar, büyük bir törenle Öz Hükümranlık tacı ile taçlandırılırlardı.

Tören alanı tamamen dolmuştu. Alanı dolduranlar derin bir sessizlik ve dinginlik içinde bekliyorlardı. Bu ülkede coşkular sessizlikle ifade edilirdi,  sözcüklerin anlatamadığı pek çok şeyi gözler çok güzel anlattığı için,
insanlar karşılaştıkları zaman birbirlerinin sadece gözlerinin içine bakarak selamlaşırlardı.  Çok gerekmedikçe sözcükler açığa çıkmazdı.

Tören alanının ortasında pırıl pırıl parlayan bir taht vardı. Taht altın sarısı renkteydi ve adeta  hiç ağırlığı yokmuş gibi görünüyordu...İzleyiciler hafifçe dalgalandılar. Tören alanına gelen yolda bugün tacı giyecek kişi görünmüştü.  Öyle mutlu görünüyordu ki.  Üzerinde bembeyaz bir giysi vardı.  Çok sade ama çok iyi dikilmiş
bir giysi. Usta bir elden çıktığı belli idi. Yürüdükçe, güneş ışınlarının etkisiyle bir renk patlaması yaşanıyordu, giysi kimi zaman turkuvaz, kimi zaman mor, kimi zaman altın sarısı renkler yayıyordu.

Tacı giyecek kişinin hemen ardında,  huzur ve arınmışlık birlikte yürüyordu. Öz Hükümranlık yolculuğunun en önemli öğretmenleri olan  huzur ve arınmışlık...Nasılda gurur duyuyorlardı öğrencilerinin ardından yürürken. Öğretmenleri; bu yolculuğun nasıl bir  emek ve özveri ile tamamlandığını bildikleri için bu kadar gururlu idiler.

Tahta giden yolun sağ tarafında erdemler, sol tarafında ise güçler sıralanmışlardı. Onlarda çok iyi biliyorlardı bu süreci. Tacı giymek kolay değildi, her bir erdemi, her bir gücü ayrı ayrı çalışmak, düşünmek, özümsemek ve yaşama geçirmek gerekiyordu. Kolay olmamıştı, zaman zaman uykusuz geçen geceler, içsel hesaplaşmalar, sınav olduğu sonradan anlaşılan pek çok durum ve olay yaşanmıştı. Bazen uzun süre yerinde saymış, bazen uçarcasına ilerlemiş, bazen de umutsuzluğun en derin vadilerinde kaybolmuştu. Ama tüm erdemler ve güçler şahitti ki vazgeçmemişti.

Artık tahta iyice yaklaşmışlardı, tahtın üzerinde durduğu yükseltiye birkaç basamakla çıkılıyordu. Basamaklarda sevgi ve mutluluk heyecanla bekliyorlardı. Onlar da tüm bu sürecin yakın tanıklarıydı...Nasıl bir değişim süreciydi bu... Öfke, nefret, doyumsuzluk, endişe, korku, bağımlılık  gibi egonun yarattığı tüm bu duygular nasıl da değişmiş, dönüşmüştü. Ego da oradaydı ve saygı ile selamladı onları. O da bu yolculuktaki en önemli öğretmendi aslında.

Artık tahtın yanına gelmişlerdi. Bilgelik elinde muhteşem bir taç ile onları bekliyordu. Taç, iç içe geçmiş iki taçdan yapılmıştı. Birincisi  anda olmayı simgeliyordu, ikincisi ise ışık vermeyi. Ne geçmiş ne gelecek sadece bu  anda olmanın hafifliği ile pırıl pırıl parlayayan bir ışık olmak ve arzu eden herkesin yoluna ışık tutmak.

Bilgelik, tacı ona verdi, çünkü o başarmıştı bunu...Elbette öğretmenleri ve rehberleri ona çok yardımcı olmuştu ama, onu bu noktaya getiren kendi çabası olmuştu...Tacı eline aldı, saygı ile başına koydu...Taç daha da çok parlamaya başladı, adeta bir ışık seli kapladı ortalığı...Bir süre sonra herşey normal haline döndü...Taç yok olmuştu, ancak onun alnının ortasında kocaman bir elmas parlamaya başlamıştı...Yavaş yavaş merdivenlerden indi ve alandaki kalabalığın arasına karıştı.

31 Mart 2011 Perşembe

Masaru Emoto'nun Mesajı






27th March, 2011
To All People Around the World

Please send your prayers of love and gratitude to water at the nuclear
plants in Fukushima, Japan!


By the massive earthquakes of Magnitude 9 and surreal massive tsunamis,
more than 10,000 people are still missing…even now… It has been 16 days
already since the disaster happened. What makes it worse is that water at the
reactors of Fukushima Nuclear Plants started to leak, and it’s contaminating the
ocean, air and water molecule of surrounding areas.

Human wisdom has not been able to do much to solve the problem, but we are
only trying to cool down the anger of radioactive materials in the reactors by
discharging water to them.

Is there really nothing else to do?

I think there is. During over twenty year research of hado measuring and water
crystal photographic technology, I have been witnessing that water can turn
positive when it receives pure vibration of human prayer no matter how far away
it is.
Energy formula of Albert Einstein, E=MC2 really means that Energy = number of
people and the square of people’s consciousness.

Now is the time to understand the true meaning. Let us all join the prayer
ceremony as fellow citizens of the planet earth. I would like to ask all people,
not just in Japan, but all around the world to please help us to find a way out the
crisis of this planet!!
The prayer procedure is as follows.


Name of ceremony:
“Let’s send our thoughts of love and gratitude to all water in the nuclear plants in
Fukushima”


Day and Time:
March 31st, 2011 (Thursday)
12:00 noon in each time zone

Please say the following phrase:
“The water of Fukushima Nuclear Plant, we are sorry to make you suffer.
Please forgive us. We thank you, and we love you.” Please say it aloud or in
your mind. Repeat it three times as you put your hands together in a prayer
position. Please offer your sincere prayer.

Thank you very much from my heart.

With love and gratitude,
Masaru Emoto
Messenger of Water

24 Mart 2011 Perşembe

Kutu Kutu Pense...


Çocukluğumuzda ne çok oynardık bu oyunu değil mi...Kutu kutu pense, elmamı yense arkadaşım Meltem arkasını dönse...Kutu kutu pense, elmamı yense arkadaşım Meltem önünü dönse...Oyun bir öne bir arkaya döne döne, ta ki biz oyundan sıkılıncaya kadar sürer giderdi...

Zaman geçti hepimiz büyüdük,önemli insanlar olduk...Anne, baba, teyze, hala, dayı, amca, doktor, avukat, mühendis, bilim insanı, öğretmen ve kimbilir daha neler neler...Sorumluluklarımız çok arttı. Artık hiçbir şeye yetişemiyoruz...Hiçbir şeye zamanımız yok, hep bir telaş içinde bir o yana, bir bu yana koşuşturuyoruz...Tıpkı oyundaki gibi değil mi...

Oyundaki tekerleme gibi, kutu kutu içinde bir yaşam sürdüyoruz sanki...Ev hayatımız bir kutumuz, iş yaşantımız bir diğer kutumuz...Hafta sonu geldiğinde yaptıklarımız diğer kutularımız...Yarattığımız kutularımızın güvenli ortamında, biri diğerinin çok benzeri olan, sanki fotokopi makinasında çoğaltılmış günlerimiz...

Nereye gitti o heyecanlarımız, maceracı ruhumuz acaba...Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi, yirmili yaşlarda olmak istediğimiz kişi mi acaba...Ama artık biz büyüdük, ah nerede o günler mi diyoruz yoksa...

Bugünlerde çok değerli bir insanı  tanıyorum...Haftada bir gün üç saate yakın dersine konuk oluyorum... O bitmeyen enerjisine, cıvıl cıvıl, şakacı haline her defasında hayran kalıyorum...Her biri yirmili yaşlarını süren ve geleceğin pırıl pırıl öğretmenleri olmaya aday, o çok  sevgili öğrencilerine bakışını, onlarla sevgi dolu iletişimini, onları resme, müziğe, edebiyata yaklaştırmak için gösterdiği çabayı büyük bir saygı ve hayranlıkla izliyorum...Tabii bu çabalar karşılıksız kalmıyor, sevgili öğrencileri de aynı çaba ile karşılık veriyorlar...Söylediği sergiler ziyaret ediliyor, paneller izleniyor, izlenimler keyifle paylaşılıyor...

Bu farkı yaratan nedir acaba, bu yaşam enerjisi, bu tükenmeyen sevgi ve ilgi nereden geliyor acaba...Neden bazı insanlar bunu başaramazken, diğerleri başarabiliyor...Onların elinde bir sihirli değnek mi var acaba...Yoksa herkes kendi sihirli değneğini mi yaratıyor acaba...Yarattığı o sihirli değnekle de sıradan kutuları birer büyülü kutulara mı dönüştürüyor acaba....

Hadi hep beraber bizde sihirli değneğimizi çıkaralım...Biraz merak, biraz tutku  biraz neşe, biraz sevgi, biraz değişiklik yaratıp, o çok sıradan, sıkıcı kutularımızı büyülü kutular haline dönüştürelim...Hadi biraz hareket, isteyin yeter...

6 Mart 2011 Pazar

Yaşam Sirkinde Bir Fil Olmak


"Kente yeni bir sirk gelmişti. Küçük çocuk büyük bir heyecanla sirk çadırının kurulduğu meydana koştu.  Butün gününü çalışmaları izleyerek geçirdi. Özellikle fillerin gücüne hayran olmuştu, sirk çadırını ayakta tutan o kocaman direkleri nasılda kolaylıkla çekiyorlardı, ne kadar güçlü hayvanlardı.  Eve döner dönmez babasına yalvardı.  Mutlaka o sirke gitmek istiyordu, filleri izlemek istiyordu.  Birkaç gün sonra ailece sirki izlemeye gittiler, palyaçolar,trapezciler, arslan terbiyecisi, atların müthiş gösterisi ve tabi ki filler, adeta büyülü bir dünyada gibiydi çocuk.

Gösteri sona erince babası ile birlikte çadırın etrafında dolaştılar bir süre, çocuk tekrar filleri görmek istedi... Filleri görünce şaşkınlıkla babasına baktı çocuk. Filler ayaklarından zincirlerle bir yere bağlanmışlar,sakin sakin önlerine konulanları yemekle meşguldüler.  Çocuk bir türlü kavrayamıyordu, bu kadar güçlü hayvanlar neden bu zincirlere bağlı öylece duruyorladı.  Oysaki kendi gözleri ile görmüştü, o kocaman sirk çadırını taşıyan devasa direkleri nasılda kolaylıkla çekiyorlardı.  Bir türlü anlam veremiyordu çocuk, neden zincirlerini çekip koparmıyorlardı.

Babası, yavrum onlar doğdukları ilk günden itibaren ayaklarına takılan bu zincirlerle yaşamaya alışırlar, bu onlar için öylesine bedenlerinin bir parçası haline gelir ki, rahatlıkla  bir çekişte koparabilecek güce sahip olmalarına rağmen ondan kurtulmayı hiç düşünmezler, diyerek durumu açıklamaya çalıştı çocuğa."   

Hiç düşündünüzdü mü; bizimde kendimizle ilgili olarak, hiç sorgulamadan kabullendiğimiz zincirlerimiz var mı acaba...Farklı olabileceğine, değişebileceğine asla kafa yormadığımız, belki de üzerinde düşünmek gerektiğinin bile farkına varmadığımız...

Ailemiz,okuduğumuz okullar,öğretmenlerimiz,yaşadığımız şehir, yaşadığımız ülke,iş hayatımız...Bunların tamamı, bizim düşünce biçimimizi belirleyen şablonlar verir bize ve bizler de farkında olmadan bu şablonları kimliğimizin bir parçası haline getiririz...

Bu şablonlara düşünce kalıplarımız diyebiliriz...Kendimize dikkat edelim bakalım, nasıl düşünüyoruz...
Genelde olumlu mu düşünüyoruz, yoksa sürekli yargılayan,eleştiren bir tarzda mı düşünüyoruz...Eğer kendimizi sürekli olumsuzluklara odaklanan bir düşünce bulutu içinde buluyorsak, fark ettiğimiz an da şu soruyu soralım:  BÖYLE DÜŞÜNMEME NEDEN OLAN ŞEY NEDİR?

Genelde olumsuz düşüncelerin arkasında farkında olmadan yerleşmiş kalıplar olabilir, bu zaman zaman bir duygu olarak da ortaya çıkabilir...Sizin böyle düşünmenize neden olan kalıp ya da duygu ne olabilir acaba?

27 Şubat 2011 Pazar

Tek Başına...

"Genç kadının telefonu çaldı, ekrandaki adı görünce derin bir iç geçirdi.  Bir an için acaba açmasam mı diye düşündü.  Şu anda hiç kimseyle konuşacak güçte hissetmiyordu kendini...

İş yerinde çok kötü bir gün geçirmişti. Telefonu açmadı,  o çok sevdiği kitapçıya doğru yürüdü, biraz kitap karıştırmak, belki bir kaç cd almak ona herzaman olduğu gibi iyi gelecekti...
Kitap raflarının arasında dolaşırken telefonu yine çalmaya başladı, arayan aynı kişiydi, bu sefer açtı telefonu.
Telefondaki ses, moralinin çok bozuk olduğunu, acaba buluşup bir kahve içsek diyordu.Genç kadın bir an duraksadı ve başka bir planı olduğunu söyledi ve telefonu kapadı.  Aldıklarını parasını ödeyerek kitapçıdan çıktı...Köşedeki kafeye gidip oturdu, neden böyle yaptım diye düşündü...

O kadar alışıkdı ki herkesin derdini dinlemeye, herkesin yardımına koşmaya, verdiği tepkiye kendisi de şaşırmıştı...Ama son günlerde yaşadığı bir olay onu çok etkilemişti.  Yaşamında ilk kez kendine ağır gelen, çözmekte zorlandığı bir durumla karşı karşıya kalmıştı.  Kendini dinleyeceğini, en önemlisi anlayabileceğini düşündüğü bir arkadaşına durumunu anlatmıştı...Ancak anlatırken acı bir şekilde aslında karşıdakinin kendini gerçekten anlamaya çalışmadığını, bir takım kalıplaşmış sözlerle durumu geçiştirdiğini fark etti...Oysaki o arkadaşı ne zaman kendini kötü hissetse kendisini arar saatlerce anlatır,anlatır,anlatırdı...

Son günlerde kendini çöp kovası gibi hissetmeye başlamıştı...İnsanlar onu arıyorlar, ona geliyorlar içlerinde ne varsa boşaltıyorlar, ancak kendisi içini boşaltmak istediğinde kendisini gerçekten dinleyecek tek bir kişiyi bile bulamıyordu...

Ne çelişki diye içinden güldü, kahvesinden kocaman bir yudum aldı, senin için sadece sen varsın, kendine iyi davran, özen göster ve kimsenin seni bir çöp kovası gibi kullanmasına izin verme diye yazdı, yeni aldığı defterine..."

Yaşamdaki rollerimiz bize bazen farklı farklı görevler yükler...Kimimiz ailemizin temel direğiyizdir, ne zaman bir sorun olsa önce bize müracaat edilir, yetiş diye aranırız...Kimimiz işyerinde sorun çözücü, birleştirici ya da dengeleyici roller üstleniriz...Evlilikler ya da ilişkilerimizde hep sağduyulu olan taraf oluruz...Anne veya baba olarak çocuklarımızla olan ilişkilerimizde her zaman daha çok sorumluluk üstleniriz...

Örnekleri çoğaltmak mümkün...Peki sizin rolünüz nedir...Bu rolün getirdiği görevlerden sıkıldığınız oluyor mu...Yeter artık, birisi de benim sesimi duysun, yükümü azaltsın, beni anlasın, bir kere de bana anlayış göstersin dediğiniz oluyor mu?

Sizin de zaman zaman şımartılmaya, özen gösterilmesine, anlayış beklemeye, dinlenilmeye ihtiyacınız olmuyor mu?

Peki siz kendinize özen gösteriyor musunuz, kendinize zaman ayırıyor, kendinizi arada sırada şımartıyor musunuz? Bazen size en yakın olan bile sizi duymaya bilir, duysa da anlamaya bilir, anlasa da çözüm getiremeye bilir...O zaman iş yine başa düşüyor değil mi...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Bağımsızlığa Doğru...


Kişisel tarihimizde bağımsızlığımızı ilan ettiğimiz günlerimiz vardır.  Bunlar bizim yaşamımızdaki köşe taşlarını oluştururlar.  Zaman zaman içten içe hazırlandığımız, zaman zaman ise bir anda karar verip eyleme geçtiğimiz günlerdir bunlar... 

Karar vermek, harekete geçmek bazen bize zor gelebilir.  Ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini çok iyi bilmemize rağmen, alışmış olduğumuz düzenin güvenli limanından çıkmak çok zor olabilir.  Her zaman yanı başımızda, başımıza gelen herşey için suçlanacak olaylar, durumlar, kişiler vardır...

Çok mutsuzum, eşim/sevgilim beni anlamıyor, bana yeterince ilgi göstermiyor...
İşimi hiç sevmiyorum, ama ne yapabilirim, ödemem gereken faturalarım var ...
Kendime hiç güvenmiyorum, sürekli endişelerim var, ama ne yapabilirim, annem, babam beni yeterince sevmediler, kollamadılar...
İçim öfke dolu, en ufak bir olayda patlıyorum, kimse beni anlamıyor...
Çocuklarım için herşeyden vazgeçtim, ama şimdi onlar benim yaptığım fedekarlığın farkında bile değiller...
Onu çok sevmiştim, ama beni aldattı, kimseye güvenemiyorum...
Kimse benim değerimi anlamıyor, kimse beni görmüyor...

Hepsi çok geçerli gerekçeler değil mi !!!!!!!!!!!!!

Yoksa bunlar sığındığımız güvenli limandan çıkmamak için attımız çapalar mıdır acaba ...

Lütfen kendinize sorun ve cesaretle kendinizle yüzleşin...

Bugünü yeniden doğuş günü ilan edelim...

Kendinize güzel bir çay demleyin ya da mis kokulu bir kahve yapın, sakin bir köşe seçin, en sevdiğiniz müzik eşliğinde bağımsızlığın ilk adımlarını atın...

Gözlerinizi kapatın, attığınız çapalara tek tek odaklanın...Önce anne ve babanızdan başlamak üzere, üzerinizde iz bırakan tüm kişileri, durumları, olayları özgür bırakın...Zihninizdeki çapaları teker teker çıkarın...

Onları acı ve üzüntü ile değil sevgi ile hatırlayın, çünkü onlar sizin en bilge öğretmenlerinizdir... 

Unutmayın siz onların etkisinden kurtuldukça gerçek anlamda bağımsız olacaksınız...

Simurg'un öyküsünü hatırlayın ve  kendinizi yeniden yaratın...

15 Şubat 2011 Salı

Bilmek...Olmak


Sizin hiç kendinizi unuttuğunuz oldu mu ? Sadece yaşamınızda ki olumsuzluklara odaklandığınız, sürekli ben bunu hak etmedim, neden ben, neden ben diye kendinizi sorguladığınız zamanlar oldu mu ... Pek çok kere değil mi ?
Peki en son ne zaman kendinize güzel bir şeyler söyleniz, kendinizi onayladınız...Sabah aynaya baktığınızda gözlerinize dikkat edin lütfen...Yaklaşın aynaya ve gözlerinize dikkatlice bakın...
Ne söylüyor size...Nasıl bakıyor...Kızgınlık, kırgınlık, endişe mi var acaba...Yoksa sevgi, şefkat, onaylama mı var acaba.
Genellikle bize öğretilen düşünme kalıplarında kendini sevmek bencillikle özdeşleştirilir. "Çok egoist, sadece kendini düşünür" Bunlar çevremizde sıklıkla duyduğumuz eleştiri cümleleridir.
Ya da " çok fedakardır, sürekli başkaları için koşturur." gibi övgü cümleleri.
Unutmayın fedaKAR olmak, KAR elde etmek için kendinini FEDA etmek anlamına da gelir.
Kendini önemsemek, kendinle zaman geçirmek ve en önemlisi kendini sevmek bencillik midir sizce ? Yoksa tam tersi kendinizi fark etmek, sahip olduğunuz gücünüzü açığa çıkarmak için bir fırsat mıdır acaba ?
Siz kendi kendinizin en değerli arkadaşısınız. Bir gün an gelir, çevrenizdeki herkes sizden uzaklaşabilir. Sizi asla yalnız bırakmayacak olan içinizdeki sizdir. O hep bekler hatırlanmayı,
size güç vermeyi...
Unutmayın özsaygısı olmayan insanlar başkalarına saygı duymazlar, kendini sevmeyenler başkalarını sevemezler.

10 Şubat 2011 Perşembe

5 Şubat 2011 Cumartesi

Quanto Ti Ho Amato: Seni Ne Kadar Sevdim

"Dar orman yolunda ilerleyen arabada bir kadın ve bir erkek...Dışarıdaki muhteşem kış güneşi karların üzerinde pırıl pırıl parlamakta... Kadın çantasından güneş gözlüğünü çıkarıp takma ihtiyacı hissetti... Erkek hafiifçe gülümsedi, güneşe hiç bakamaz diye sessizce düşündü... Kadın onun tebessüm ettiğini fark etti, acaba ne düşünüyor diye kendi kendine sordu...
Artık o kadar az konuşuyorlardı ki, sormak içinden gelmedi...Evin ihtiyaçları, oğulları ile ilgili konular, aile büyüklerinin sorunları, tüm iletişimleri bunlarla sınırlıydı...

Birden arabanın içine o çok sevdiği şarkının melodisi doluverdi...
"Bana nasılsın diye sorsaydın, bana seni düşünüp düşünmediğimi sorsaydın, bildiğin gibi derdim...Ama soluk alamadan konusuyorum......Konuşmuyorum....... Konuşmuyorum ve sonra üzülüyorum...Seni ne kadar sevdim, ne kadar seviyorum bilmiyorsun...Bilmiyorsun çünkü hiç söylemedim...Sana hic söylemedim, hiç söylemem...Sessiz kalsam da, sen anlarsın...Bana ne yapıyoruz diye sorsaydın, nereye gidiyoruz diye, rüzgarın götürdüğü yere derdim...Bulutlar nakış işliyorlar, başımda fırtınalar kopuyor...Gizli gökyüzü sensin, kelimelerin arasindan kaybolan...Seni ne kadar sevdim, ne kadar seviyorum bilmiyorsun...Sana hic söylemedim, hiç söylemeyeceğim...Aşkta sözler değil, müzik çünki aslında konuşan..."

Ne çok severlerdi bu şarkıyı, ilk duyduklarında nasıl da etkilenmişlerdi... Geçenlerde okumayı çok sevdiği bir blogta bu kez de şarkı sözleri ile karşısına çıkmıştı...Kadının gözleri doldu, iyi ki gözlüğümü takmışım diye düşündü...İçinde giderek büyüyen, derinleşen yalnızlığına geri döndü...


Adam, bir yandan dünkü toplantıyı düşünüp, bir yandan da önündeki haftayı kafasında planlamaya çalışıyordu, ne şarkının ne de yanında oturan kadının içinde oluşan girdabın farkında değildi...Anlamıyordu, ama bir sorun vardı biliyordu...Çok çalışıyor, elinden geldiği kadar kadına her konuda destek olmaya çalışıyordu...Ama o da kendini çok yalnız hissediyordu...Ona her konuda destek olan, onu dinleyen, onu özleyen, yolunu gözleyen kadın gitmiş, yerine giderek kendinden uzaklaşan bir kadın gelmişti... Eve döndüğünde içinden konuşmak bile gelmiyordu...Erkek de içinde giderek büyüyen, derinleşen yalnızlığına geri döndü..."

Ne kadar klasikleşmiş bir öykü değil mi...Beraberlikler neden yıllar içinde yavaş yavaş "iki kişilik yalnızlıklara "dönüşüyor acaba...İlk aylarda duyduğumuz heyecanı, coşkuyu, özeni nasıl oluyorda yok ediyoruz acaba...Birbirini çok seven, birbirini görmeden bir gün bile geçiremeyen o olağanüstü çift, nasıl bu kadar birbirine yabancılaşıyor acaba...

"Önce o beni arasın,ilk adımı o atsın, ilk özrü o dilesin, o önce beni sevdiğini söylesin. Fedekarlığı hep ben yapıyorum, artık buraya kadar"
İlk adımı hep karşıdan beklemek, gerçek duygularımızı gizlemek, sürekli beklenti içinde olmak...

SUÇLAMAK...BEKLEMEK...SUÇLAMAK...BEKLEMEK...SUÇLAMAK...BEKLEMEK...
ve sonuç; buharlaşıp, yok olan duygular, derinleşen yalnızlıklar...
Kırgınlıklarımızı, kızgınlıklarımızı anlatırken nasıl bir dil kullanıyoruz acaba...
"Yeter artık bıktım bu özensizliğinden, herşeyi ihmal etmenden" Bu bir dile geliş tarzı, suçlayıcı...Sen dili kullanılarak anlatılan duygular...Karşımızdaki insanın kalkanlarını kaldırtan, iletişimi kapatan.
"İşin nedeniyle bize zaman ayıramaman beni çok üzüyor, incitiyor, artık beni sevmediğini düşünüyorum"Burada ise kendi duygularımızı dile getiriyoruz, durumdan nasıl etkilendiğimizi anlatıyoruz. Suçlamıyoruz...Ben dili kullanarak duygularımızı paylaşıyoruz. İletişimin sürmesini sağlıyoruz...
Bazen sezgilerimizi kullanmak söylenemeyenleri duymamıza, olayların ardındaki gerçeği görmemize yardımcı olur mu acaba...Beklentilerimizi dile getirirken zaman zaman kendimize dönüp bakmak, ben nasıl davranıyorum diye düşünmek, olayları mesafeli duruşla değerlendirmek işe yarar mı acaba...

31 Ocak 2011 Pazartesi

Fırtınanın Gözü...

Yıllar önce izlediğim bir filmde " bir balıkçı teknesi açık denizde fırtınaya yakalanmıştı,kaptan fırtınadan kaçmak yerine fırtınanın tam merkezine ulaşmaya çalışıyordu. Mürettebat buna bir anlam verememiş ve kaptana karşı çıkmışlardı. Kaptanda, eğer fırtınanın tam merkezine ulaşabilirlerse orada güvende olacaklarına onları ikna etmişti. Gerçekten de fırtınanın merkezine, bir diğer deyişle fırtınanın gözüne ulaştıklarında orada büyük bir dinginliğin olduğunu gördüler."

Yaşam yolculuğumuzda kimi zaman içimizde büyük fırtınalar kopar. Adeta rotasından çıkmış bir tekne gibi oradan oraya savruluruz. Aklımızda binbir soru, adeta bir bilinmezlik denizinde yol alıyor gibi hissederiz.

Bazen de dışarıda kopan fırtınalar, bizim dingin, mutlu yaşamımızı tehdit eder. Bu defa, adeta bir güvensizlik denizinde kaybolmuş gibi hissederiz kendimizi. Elimizdekileri kaybetmemek için sıkı sıkı yapışır, bırakmak istemeyiz. Panik içinde, bir o yöne bir bu yöne gideriz. Rotamızı tamamen kaybederiz...

Oysa içimizde, çok derinlerde sakin, huzur ve bilgelikle dolu bir ben, bize yeniden rotamızı buldurmak için sabırla onu hatırlamamızı beklemektedir...

Fırtınalar içinde kalakaldığımda yapmam gereken en güvenli şey; içimdeki gerçek bene odaklanmak, onun usulca beni sakinleştirmesine, güç vermesine, doğru cevapları bulabileceğim bilgelikle beni doldurmasına izin vermek olacaktır...

28 Ocak 2011 Cuma

Siz Kimin Hayatını Yaşıyorsunuz?


"Genç adam öfkeyle anne ve babasına bağırıyordu...Beni rahat bırakın artık, ben sadece siz istediniz diye makine mühendisi oldum, yeter artık hayatıma müdahale etmeyi bırakın diyordu,gözleri dolu dolu olmuştu...Anne çaresizlikle babaya baktı, ona çok ağır gelmişti bu söz...Yıllardır biricik yavrularını iyi yetiştirmek için ne çok çabalamışlardı, sadece o mutlu olsun, her şeyin en iyisine sahip olsun diye nasıl kendi hayatlarından vazgeçmişlerdi....Karşılığında aldıkları mutsuz,kendilerini suçlayan bir evlat...Anne alttan almadı, sen ne istediğini bilmiyordun ki, hiçbir zaman bir idealin olmamıştı, biz de düşündük ki bu meslek sana uygun olacak, sen de kabul ettin, keşke direnseydin, karşımıza geçip bize ayaklarını yere vurup hayır istemiyorum deseydin. Olan oldu artık, şimdi ne yapmak istiyorsun, bunu söyle bize...Eyleme geç, öyle duruyorsun, neyi bekliyorsun...Senin bu hareketsizliğin beni sürekli endişelendiriyor, ne istiyorsun, kendine nasıl bir gelecek yaratmak istiyorsun...Genç adam, hiçbir şey istemiyorum, beni rahat bırakın diye bağırdı yeniden...Anne de hayat senin hayatın, biz kendi bildiğimizce sana yol göstermeye çalıştık, bundan sonra ister kendine acıyarak geçirirsin, ister kontrolü eline alır yaşamını kendin kurarsın dedi ve içeri kaçan eşinin yanına gitti...
Genç adam çaresizlik içinde oturduğu kolktuktan kalktı, gerçekten bilmiyordu ne istediğini, ne yapmak istiyordu, onu ne mutlu edecek, ne onun yaşama sıkı sıkı bağlanmasını sağlayacaktı...Aynanın karşısına geçti, boğazı düğüm düğüm olmuştu, gözyaşları dökülmesin diye gözünü bile kırpmadı, yaşam neden bu kadar zor olmak zorunda dedi kendi kendine, ailesine haksızlık ettiğini de biliyordu. Onlar her zaman sevgilerini, ilgilerini hiç esirgememişlerdi, en iyi okullarda okutmuşlar, bir dediğini iki etmemişlerdi, ama bu mesleği yapmak istemiyordu, ama ne istiyordu onu da bilmiyordu..."

Bu küçük öykü hepimize çok tanıdık geliyor değil mi? Çogumuz acaba kendi hayatımızı mı yoksa bize dikte edilen hayatlarımı yaşıyoruz... Kaç kez sorduk kendimize, ben gerçekten ne istiyorum, sürdürdüğüm hayat benim istediğim hayat mıdır?
Değiştirmek, yeni bir başlangıç yapmak neden bu kadar zor/zor mu acaba?








26 Ocak 2011 Çarşamba

İnanç

Bize hiç bir dilek verilmemiştir ki onu gerçekleştirecek güç de beraberinde verilmemiş olsun...Richard Bach

24 Ocak 2011 Pazartesi

Beklemek...



Çok istediğimiz,hemen olmasını beklediğimiz ama bir türlü gerçekleşmeyen dileklerimiz,isteklerimiz,planlarımız,hayallerimiz...Ne çoktur değil mi...

Bunların gerçekleşmesi için kitaplar okuruz,hayal tabloları yaparız.Kendimizi sanki o anı yaşıyormuşçasına, o an gerçekleşmiş olsaydı hissedeceğimiz duygular içinde tutmaya çalışırız...

Bir takım olumlama cümleleri kurmamız ve söylememiz söylenir.Bunları yapmaya çalışırız...

Ama bir türlü olmaz nedense...Arada küçük küçük şeyler olsa da o çok istediğimiz
dileğimiz bazen bir türlü gerçekleşmez...Neden acaba,neden olamıyor,eksik olan ne acaba...

Düşüncelerimiz ektiğimiz tohumlara benzerler...Her tohumun kendine özgü özellikleri vardır...Her birinin meyve verme zamanı birbirinden farklıdır...

İyi bir bahçıvan tohum ektiği bahçesine büyük bir özen gösterir...Suyunu,besinini ihmal etmez...İyi bir bahçıvanın en önemli özelliklerinden birisi de beklemeyi bilmesidir.Çünkü o bahçesini iyi tanır,neyin ne zaman meyve vereceğini çok iyi bilir...
Ektiği tohumlar özenle seçilmiştir,zamanı gelince ona en iyi meyveleri verecektir...
Bu süreçte ona düşen,yapması gerekenleri özenle yapmak,o anda bahçenin ona verdiği meyvelerin tadını çıkarmaktır.

Bazen isteklerimize o kadar tutku ile bağlanıyoruz ki,o anda elimizde var olanların tadını çıkaramaz hale geliyoruz...

Tüm kitaplarda anlatılan yöntemlerin hiç birisi bir anda ortaya çıkmamıştır.Bazen arka planda anlatılan yaşam öyküsünü gözümüzden kaçırıyoruz.Oysa ki, o öykülerde çok büyük bir adanmışlık,kimi zaman sert bir dibe vuruş,kimi zaman gözyaşı,kimi zaman büyük acılar gizlidir...Ama hepsinde ortak olan tek şey vardır...İNANÇ...Kendine olan inanç...İnanç bize vazgeçmemeyi,sürekli çaba göstermeyi,çalışmayı öğretir...En önemlisi de beklemeyi bilmeyi öğretir...

Bizim için en iyi olan bizim için en doğru zamanda ortaya çıkacaktır...

17 Ocak 2011 Pazartesi

İp Cambazı



Sirkler ne güzel bir dünyadır.Birbirinden çok farklı yetenekleri olan
sanatçılar bizi alıp çok başka dünyalara götürürler.
Trapezciler bazen yüreğimizi ağzıma getirir,palyaçoların beceriksizlikleri
bizi çok güldürür,jonglörlerin topları ve lobutları yönetme becerisini
hayranlıkla izleriz.Peki ya ip cambazlarının olağanüstü dengeleri...

Yaşamımızda bazen bir sirk dünyasına dönüşebilir değil mi...Peş peşe sahne
alan farklı oyuncular,bizi neşelendiren,heyecanlandıran bazen mutsuz eden
sahneler...Bazen bizlerde jonglörler gibi üç,dört bazen beş topu aynı anda
çeviririz.
İş dünyamız,aile hayatımız,sosyal çevremiz,hobilerimiz,sorumluluklarımız.
Tüm bu sorumluluklarımızı yönetirken bir ip cambazı gibi mi davranmalıyız acaba.
İp cambazının en önemli özelliği çok iyi bir dengeye sahip olmasıdır değil mi...

Duygularımızı,düşüncelerimizi,eylemlerimizi,sözlerimizi,sorumluluklarımızı yani
bir kendimizi ip cambazı duyarlılığı ile yönetmek...Bu mümkün mü acaba...

Dengemizi,ılımlılığımızı koruyabilmek için sahip olduğumuz erdemlerimiz bizim en
büyük yardımcılarımız...

Sevgi dolu olmak çok güzel bir erdemdir.Peki bu erdemimizin dengesiz bir şekilde kullanılması bizi zaman zaman bağımlı olmaya,tabi olmaya,zaman zaman kendimizi
zayıf hissetmemize neden olmaz mı acaba...Bağımsızlık erdemimiz sevgi erdemimizi
destekleyen,dengeye getiren erdem midir acaba...Ama nasıl bir bağımsızlık...Aşırı bağımzsızlık da ilgisizlik,soğukluk,özensizlik gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir...

Cesur olmak çok önemlidir,bu erdeme sahip olan kişiler her zaman çok takdir edilirler...Ama nasıl bir cesaret...Kontrolsüz bir cesaret zaman zaman çatışma olarak karşımıza çıkabilir...Cesaret erdemimizi hoşgörü erdemimizle dengeye getirebiliriz...Sadece hoşgörü varsa da bu defa korkaklık ortaya çıkabilir.Hoşgörülü olmaktan dolayı acı çekmeye başlamışsak,gerçeklerle yüzleşecek cesareti ortaya koyamıyor olabilir miyiz acaba...

Özsaygı çok dengeli olmayı gerektiren bir erdemimiz...Fazlası kibirli olmayı,egoyu ortaya çıkarabilir mi sizce...Böyle durumlarda alçakgönüllü olmak bizi hemen dengeye
getirecektir.İçimizde kendimizi güvende hissediyorsak,ön planda olmak gibi bir endişemiz olmaz değil mi...Ama alçakgönüllü olma halimize de çok dikkat etmeliyiz,
aşırılığı da gizli bir ego yansıması olabilir mi,ne dersiniz...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün...Erdemlerimizi bir ip cambazı duyarlılığı ile kullanabiliyor olmak bizi YAŞAMA SANATI USTASI yapacaktır.Böylece yaşamımızın tüm alanlarını hiç zorlanmadan yönetebilir konumuna geleceğiz...

Gerçek özgürlük biz ustalaştıkça ortaya çıkacaktır...

16 Ocak 2011 Pazar

"Sözün Bittiği Yer"

Pablo Neruda'ya Saygıyla

Yavaş yavaş ölürler,
Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler,
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler!
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Önce İçime Sonra Dışıma...


Sabah işe gitmek için hazırlanmaya başlarız.Kimimiz bir gece önceden hazırlarız giysilerimizi,ama pek çoğumuzda sabah karar veririz...
"Bugün önemli bir gün daha dikkatli giyinmeliyim,şu gri pantalon takımı bana çok yakışıyor,içine de mürdüm rengi bluzumu giyerim, canım arkadaşımın bana hediye ettiği şu küpelerde çok uyacak bu bluzla.Ah çantamı değiştirmeliyim,füme çantamı almalıyım,çanta ve ayakkabı uyumuna dikkat...Sıra geldi makyajıma,nemlendiricim,fondötenim(bu fondöten de çok iyi çıktı),
gözlerime sadece kalem ve rimel yeter,bir de rujumu sürdüm mü hazırım artık...Ooo muhteşem görünüyorum...Aaah parfümü unuttum...
Evet artık hazırım,çıkabilirim...Eldivenlerimi de unutmayayım,el kremimi de sürmeyi unuttum telaştan soğuktan perişan oldu ellerim..."
Pek çoğumuz için tanıdık sahneler değil mi...Belki sevgili beyler bu kadar detayla uğraşmasalar da onlarda takımlarına uygun gömlek,kravat,çorap v.b konularda seçimler yapıp,
kararlar veriyorlar...
Kendimize özen göstermek,özsaygımızın ve başkalarına saygının bir ifadesi aslında...
Peki dış görüntümüze gösterdiğimiz özeni düşüncelerimizi de gösteriyor muyuz...Yoksa elimize geçen şeyi üstümüze geçirmek gibi, zihnimizin ürettiği her düşüncenin içinde mi buluyoruz kendimizi...
Sabah uyandığımız da bazen çok mutlu hissederiz,bazen de karamsarlığın en dipsiz kuyularında buluveririz kendimizi...
Gerekli,gereksiz,olumlu,olumsuz pek çok düşünce geçer gün boyunca aklımızdan...Peki bunların ne kadar farkındayız acaba...Zaman zaman bir rapor okurken bir anda kendimizi geçen yıl yaptığımız bir yolculukta ya da yeni bir tatili hayal ederken buluveririz değil mi...
Sabah uyandığımız andan itibaren giysilerimizi seçerken gösterdiğimiz özeni,uyum arayışını, zihnimize de göstermemizi bize unutturan şey ne olabilir acaba...
"Yataktayım...Uyandım...Gözlerimi açmadan,düşünüyorum...Bugün önce iç dünyamı giydireceğim...Önümde bir çekmece...Açıyorum...Mücevherlerle dolu...Her bir mücevher bir erdem...Önce huzur kolyemi alıp takıyorum boynuma...sevgi küpemi bir kulağıma,mutluluğu diğer kulağıma, cömertlik yüzüğümü takıyorum parmağıma...Kimse bilmiyor ama olumluluk
tacını takıyorum başıma...Şimdi hazırım artık gözlerimi açmaya,dışımı giydirmeye."
"Söylediklerinize dikkat edin düşüncelere dönüşür,
Düşüncelere dikkat edin duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür."GANDHI






3 Ocak 2011 Pazartesi

Yaşam Yolculuğumuz Ne Kadar Hafif?

Doğa sporları ile ilgilenenler bilirler,sırt çantanıza koyacağınız her bir parça başangıçta hafif bile olsa bir müddet yürüdükten sonra hissedilen ağırlığı giderek artmaya başlar.
Marketten alışveriş yaptınız,en fazla üç kilo.Bu üç kilo ile bir saat yürüdüğümüzde nasıl hissetmeye başlarız.Kendi kendimize söyleniriz yine abarttım diye öyle değil mi? Ya da biz hanımlar tatilden dönerken bavulumuzda hiç giymediğimiz pek çok şey olduğunu fark edip,bundan sonra bir şort bir penye ile gideceğim diye söylenmişizdir.
Acaba bizim yaşam yolculuğumuz da böyle mi...
Bugüne kadar biriktirdiğimiz anılar,duygular,deneyimler,başarılar,mutluluklar...
Bizi mutlu eden şeylerin üzerimizde ki ağırlığı ne kadardır acaba...Güzel bir tatil,sevdiklerimizle geçirdiğimiz anlar,dostlarla oturulmuş uzun sofralar,unutamadığımız filmler,bu örnekleri çoğaltabiliriz değil mi.Bunları hatırladığımızda içimiz mutlulukla dolar ve sanki o anları yeniden yaşıyormuşçasına yüzümüze kocaman bir tebessüm yayılır...
Peki yaşamımız hep güzel anılar/anlar mı dolu...
Mutsuzluklarım,acılarım,hüzünlerim,endişelerim,kaybettiklerim,aldanışlarım,kızgınlıklarım...
Bunlarda benim bir parçam...Hiç beklemediğim bir anda karşıma tekrar çıkan,hatırladıkça kendime kızdığım,"neden bana böyle davranmasına izin verdim,nasıl da görmedim,nasıl da fark etmedim," dediğim pişmanlıklarım ...yaşanmışlıklarım...
Ya da çok kızdığım,kırıldığım başkaları...Affedilmeyecekler listemin başrol oyuncuları...
Aklıma her geldiğinde sanki hala o anı yaşıyormuşçasına beni kızdıran,mutsuz eden,kendimi çaresiz hissettiren durumlar,sözler,olaylar...
Çok tanıdık geliyor değil mi...Yaşam yolculuğumda bizimle beraber yolculuk eden bavulumda taşıdığım sevgili yol arkadaşlarımız...Bizi mutlu eden ağırlık yapmayan herşeyi bavulumuzda keyifle taşıyabiliriz...
Yolculuğumuzda taşıyacağımız her bir parçayı seçme özgürlüğüne sahibiz...Bizi mutsuz eden,öfkelendiren,keşke dediğimiz her şeyi geride bırakıp çok hafif yolculuk etmek bizim elimizde.Geçmişe dair taşıdığımız her şey bizim ekstra bagaj bedeli ödeyeceğimiz yüklerdir.Kendimizi neden böyle bir bedel ödemeye mahkum ediyoruz,onlara yaşamımızı zenginleştirdikleri için teşekkür edip ELVEDA demenin zamanı geldi artık...Artık hepsine kocaman bir NOKTA koyuyoruz...
Şu anda yeni bir yolculuğa başlıyoruz,mucizelerle dolu...Kocaman bir gelecek bizim elimizde,onu şekillendirmek de bizim elimizde...Tüm gereksiz yüklerimi bırakarak uçarcasına yaşamak bizim elimizde...